Aygün Karlı
İklim krizinin artık yalnızca değişen hava olayları veya artan ortalama sıcaklıklarla tanımlanan izole bir ekolojik sorun olmaktan çıkıp küresel anlamda kapitalizmin, jeopolitik dengelerin ve üretim-tüketim ağlarının merkezinde yer alan sistemik bir kriz olduğu gerçeği, uluslararası siyasetin ana eksenini geri dönülemez biçimde şekillendiriyor. Bu devasa ve çok katmanlı krizin yönetilmeye çalışıldığı en büyük diplomatik arena ise her yıl düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansları; yani COP (Conference of Parties) zirveleri. Kasım 2026’da Türkiye’de düzenlenecek olan ve Antalyanın ev sahipliğini üstleneceği COP31’in hem Türkiye’nin diplomatik kapasitesini sergileyeceği bir alan olması hem de küresel iklim rejiminin, kağıt üzerinde kusursuz görünen taahhütlerden somut bir ekonomik ve politik dönüşüme geçip geçemeyeceğini sınanacağı devasa bir laboratuvar işlevi görmesi beklenmekte. Ekosistemin taşıma kapasitesinin mutlak sınırlarına dayandığı bu evrede insanlığın ortak geleceği, bu zirvelerin ağır işleyen bürokratik labirentlerinde şekillendiriliyor.
Herhangi bir mekanizmanın temel işleyişini anlamak, ondan ne bekleyip ne beklemeyeceğimizi kavramak açısından kritiktir. COP zirvelerinin önemi, 1992 yılındaki Rio Yeryüzü Zirvesi’ne dayanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (BMDİÇS) taraf olan 190’ı aşkın ülkenin her yıl bir araya geldiği en üst düzey karar alma organı olmasından kaynaklanmaktadır. Temel amacı atmosfere salınan sera gazı emisyonlarını regüle ederek küresel ısınmayı Sanayi Devrimi öncesine kıyasla 1.5°C eşiğinde tutmak ve iklim krizinin yıkıcı etkilerine karşı uluslararası bir dayanışma, uyum ve finansman ağı örmektir. Ancak COP, bir grup çevrecinin dünyayı kurtarmak için toplandığı bir platformdan ziyade; enerji jeopolitiğinin, küresel ticaret yollarının, teknoloji transferinin ve kalkınma modellerinin kıyasıya çarpıştığı bir küresel pazar yeri olma özelliğini de taşımaktadır. Kararların oydaşma (konsensüs) ile alındığı bu yapıda ekonomisi tamamen petrole dayalı bir Körfez ülkesinin itirazı veya devasa kömür rezervlerine sahip bir Asya devinin vetosu, deniz seviyesinin yükselmesiyle haritadan silinme tehlikesi yaşayan bir ada ülkesinin hayatta kalma mücadelesini engelleyebilmektedir. Bu yapısal hantallık, zirvelerin neden sıklıkla en zayıf halkanın dahi onay verebileceği, içi görece boşaltılmış uzlaşı metinleriyle sonuçlandığını da açıklamaktadır.
Bir COP zirvesinin anatomisine mekânsal ve işlevsel olarak bakıldığında, birbirine teğet geçen ama dinamikleri tamamen farklı iki ayrı evrenin inşa edildiği görülmektedir: Mavi Alan (Blue Zone) ve Yeşil Alan (Green Zone). Doğrudan Birleşmiş Milletler denetiminde olan Mavi Alan, zirvenin resmi diplomatik omurgasıdır. Akreditasyonu olmayan aktörlerin giremediği bu bölge; devlet başkanlarının, bakanların, resmi delegasyonların ve uluslararası bürokratların ulusal taahhütleri masaya sürdüğü, kayıp ve zarar fonlarının kim tarafından ödeneceğinin tartışıldığı ve anlaşma metinlerindeki tek bir kelimenin (aşamalı çıkış mı, yoksa aşamalı azaltım mı, gibi) günlerce müzakere edildiği kapalı bir yapıdır. Buna karşılık ev sahibi ülkenin yönettiği Yeşil Alan ise sürecin sivil, ticari ve toplumsal vitrinini oluşturmaktadır. Sivil toplum kuruluşlarının, iklim aktivistlerinin, akademisyenlerin, yerel yönetimlerin ve şirketlerin bir araya geldiği bu açık alan, teoride iklim mücadelesinin tabandan gelen sesini temsil etmektedir. Ancak pratikte Yeşil Alan giderek devasa kurumsal pavyonlarda, yeni nesil yeşil teknolojilerin pazarlandığı ticari sunumların yapıldığı ve büyük sermaye gruplarının halkla ilişkiler faaliyetlerinin yürütüldüğü çok uluslu bir fuar alanına dönüşmüş durumdadır.
Antalya’daki COP31, Türkiye’nin bu küresel müzakere masasında kural koyuculardan biri olarak konumlanmasını sağlamaktadır. Bu doğrultuda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın koordinasyonunda yürütülen sürece Türkiye’nin en büyük sermaye grupları resmi ortaklıklarla entegre edilmiştir. Sanayinin karbonsuzlaşması, döngüsel ekonomi modellerine geçiş ve yeşil teknolojilerin ölçeklendirilmesi sürecinde holdingler ve bankacılık sektörü küresel iş ortağı veya küresel bankacılık partneri gibi sıfatlarla konumlandırılmıştır. İklim krizinin maliyetinin devasa boyutlara ulaşması, kamu kaynaklarının bu dönüşümü tek başına finanse etmesini imkânsız kılmaktaysa da küresel sermayenin sürece dahil olmasıyla birlikte asıl kırılma noktasını, bu kurumların fosil yakıtlara sağlanan finansmanı ne hızda kesecekleri ve kendi devasa tedarik zincirlerinde ne kadar radikal bir karbon diyetine girecekleri oluşturmaktadır.
COP31’in ajandasını, üstleneceği misyonu ve üzerindeki baskıyı tam olarak anlayabilmek için bir önceki durağa yani Kasım 2025’te Brezilya’nın Belém kentinde düzenlenen COP30’a mercek tutmak elzemdir. Paris Anlaşması’nın 10. yıldönümüne denk gelen COP30; ülkelerin güncellenmiş Ulusal Katkı Beyanlarını (NDC) sundukları, fosil yakıtlardan kademeli çıkışın takvimlendirilmesi konusunda yoğun çatışmaların yaşandığı ve gelişmekte olan ülkeler için öngörülen (fakat bir türlü tam olarak toplanamayan) yıllık yüz milyarlarca dolarlık iklim finansmanı hedefinin yeniden masaya yatırıldığı bir hedefler ve vaatler zirvesiydi. Küresel Güney ile Küresel Kuzey arasındaki tarihsel sorumluluk tartışmalarının damga vurduğu Belém zirvesinden Antalya’ya miras kalan en büyük mesele ise tüm bu vaatlerin pratik birer eylem planına dönüşme zorunluluğudur. COP31, Brezilya’da kağıda dökülen emisyon azaltım sözlerinin nasıl finanse edileceğinin, Paris Anlaşması’nın 6. maddesi kapsamında ulusal karbon piyasalarındaki düzenleme boşluklarının nasıl kapatılacağının ve karbon yoğun sektörlerde çalışan kitleler için adil geçiş mekanizmalarının uluslararası ölçekte nasıl finanse edileceğinin tartışıldığı keskin bir hesaplaşma zirvesi olmak zorundadır.
Tüm bu devasa bürokratik işleyişin, sunulan raporların ve diplomatik başarı metinlerinin ötesinde COP mekanizmasının yapısal bir çelişkiyle ve derin bir sistemik ikiyüzlülükle malul olduğu gerçeği artık halı altına süpürülemeyecek kadar açıktır. Küresel iklim zirveleri, her geçen yıl dünyayı mevcut kriz noktasına sürükleyen ekonomik aktörlerin imajlarını tazeledikleri, sürdürülebilirlik söylemlerinin içini boşaltarak kendilerini akladıkları devasa bir yeşil badanacılık platformlarına dönüşmektedir. İklim müzakerelerinin yapıldığı Mavi Alan koridorlarında yerli halkların veya iklim krizinden en çok etkilenen ada ülkelerinin delegelerinden sayıca katbekat fazla fosil yakıt lobicisinin akredite olması, sistemin kime hizmet ettiğine dair en somut veridir. Yeşil Alanda, net sıfır ve karbon nötr gelecek üzerine fütüristik ve görkemli sunumlar yapan küresel şirketlerin ve onlara milyarlarca dolar kredi sağlayan uluslararası bankaların, aynı anda arka planda kömür madenciliğini, yeni petrol sondajlarını ve derin deniz madenciliğini fonlamaya devam etmesi, iklim diplomasisinin meşruiyetini kökünden sarsmaktadır.
COP mimarisi; ekolojik sınırları merkeze alan radikal yasal düzenlemeler dayatmak, karbonu kaynağında bırakmayı kurala bağlamak ve kirletenleri uluslararası hukuk önünde sorumlu tutmak yerine mevcut ekonomik büyüme ve sermaye birikimi modelini yeşil bir cila ile sürdürmenin yollarını aradığı sürece çaresiz kalmaya mahkumdur. Karbon dengeleme piyasaları gibi mekanizmalar, şirketlere emisyonlarını gerçekten düşürmek yerine dünyanın başka bir ucundaki orman projelerine para ödeyerek çevresel günah çıkarma imkânı sunmakta ve asıl sorunu ötelemektedir. Bu bakımdan mesele, atmosfere salınan zehrin hangi esnek mekanizmalarla, hangi istisnalarla tolere edileceği veya karbon kotalarının nasıl alınıp satılacağı değildir. Asıl yüzleşilmesi gereken gerçek, sürekli ve sınırsız büyümeye odaklanmış küresel ekonomik sistemin, gezegenin sınırlı fiziksel ve biyolojik kapasitesiyle açıkça bağdaşmadığıdır. Bu yapısal çelişki masaya yatırılmadığı müddetçe, zirvelerden çıkan bağlayıcı metinler ve atılan imzalar, insanlığın ekolojik yıkıma doğru yaptığı yolculuğun hızını kesmeyen ve sadece o yolculuğu biraz daha katlanılabilir göstermeye çalışan oyalama taktiklerinden ibaret kalacaktır.

Oku