Gökhan Ünalan
Kamu maliyesi tartışmaları çoğu zaman bütçe açığı, vergi oranları ve kamu borcu etrafında yürütülür. Oysa bu göstergelerin arkasındaki en temel belirleyici demografidir. Bir ekonomide kimlerin çalıştığı, kimlerin vergi ödediği ve kimlerin transfer aldığı; mali yapının sürdürülebilirliğini belirler. Türkiye’de son yıllarda açıklanan resmî veriler, bu açıdan kritik bir eşiğe işaret etmekte. Türkiye’nin toplam doğurganlık oranı 2001 yılında 2,38 iken, 2023 itibarıyla 1,51 seviyesine gerilemiş durumda ve bu oran, nüfusun kendini yenileme eşiği olan 2,10’un belirgin biçimde altında. Medyan yaş 2007’de 28,3 iken 2023’te 34 yaşın üzerine çıkmış; 65 yaş ve üzeri nüfusun toplam nüfus içindeki payı ise %10’u aşmıştır. (Bu oran 2010’ların başında %7 civarındaydı). Başka bir ifadeyle Türkiye artık “genç nüfus ülkesi” değil; hızla yaşlanan bir toplum

Kaynak: TÜİK, Nüfus Projeksiyonları – 2023-2100 – Veri Portalı – TÜİK
Ekonomi ve nüfus yan yana geldiğinde “demografik fırsat penceresi” kavramına değinmeden olmaz. Demografik fırsat penceresi, bir ülkede çalışma çağındaki nüfusun (genellikle 15–64 yaş) toplam nüfus içindeki payının, bağımlı nüfusa (0–14 ve 65+) göre belirgin biçimde arttığı dönemi ifade eder. Doğru ekonomik ve sosyal politikalarla desteklendiğinde, ekonomik büyüme, tasarruf artışı ve kalkınma için önemli bir potansiyel yaratır. Örneğin, Doğu Asya ülkelerinin 1965–1990 dönemindeki büyümesinin önemli kısmı demografik fırsat penceresiyle açıklanır. Ancak Türkiye için 2005 yılında açılan bu pencere iyi değerlendirilemedi ve projeksiyonlara göre, 2030’ların ilk yarısında yaşlı nüfus oranının %15’i aşmasıyla demografik fırsat penceresi kapanacak görünüyor. Türkiye’de 2075 yılına gelindiğinde ise her 3 kişiden 1’i yaşlı olacak.
Demografi kamu maliyesini iki temel kanaldan etkiler. Birincisi, vergi tabanı üzerinden. Çalışma çağındaki nüfus artış hızının yavaşlaması, gelir vergisi ve sosyal güvenlik primi tahsilatının gelecekte sınırlanması anlamına gelir. İkincisi, harcama kanalıdır. Emeklilik ve sağlık harcamaları yapısal olarak artar. Türkiye’de sosyal güvenlik sisteminin merkezi bütçeden aldığı transferler son yıllarda belirgin şekilde yükselmiş; bütçe içinde önemli bir paya ulaşmıştır. Türkiye açısından artık mesele zaman meselesidir. Bugün atılacak adımlar, yirmi yıl sonraki sosyal güvenlik açıklarını ve borç dinamiklerini belirleyecektir. Bu noktada “nüfus mühendisliği” ekonomik bir içerik kazanır; doğurganlığı teşvik eden mali düzenlemeler, aile destekleri ve seçici göç politikaları aslında mali sürdürülebilirlik stratejisidir.
Bu alanda uluslararası deneyimler önemli dersler sunuyor Fransa uzun süredir güçlü aile transferleri ve çocuk bakım destekleriyle doğurganlık oranını Avrupa ortalamasının üzerinde tutmaya çalışmaktadır; aile temelli vergi sistemi ve yaygın kamu kreşleri, kadın istihdamını koruyarak doğurganlıkla çelişmeyen bir model oluşturmuştur. Almanya ve İskandinav ülkeleri, ebeveyn izinleri ve çocuk bakım altyapısına yaptıkları kamu yatırımlarıyla hem işgücü katılımını hem de demografik dengeyi birlikte gözetmektedir. Buna karşılık Japonya, yaşlanma sürecine daha geç müdahale etmiş; doğurganlık teşviklerine rağmen düşük oranları yukarı taşımakta zorlanmış ve artan yaşlı nüfus kamu borcunu ciddi biçimde yükseltmiştir. Kanada ve Avustralya gibi ülkeler ise seçici göç politikalarını mali sürdürülebilirliğin aracı olarak kullanarak çalışma çağındaki nüfus oranını dengelemeye çalışmaktadır. Bu deneyimler, demografik müdahalenin ancak mali sürdürülebilirlikle uyumlu ve kurumsal kapasiteye dayalı tasarımlarla etkili olabileceğini göstermektedir.
İlk olarak aile politikaları hedefli ve gelir düzeyine duyarlı biçimde tasarlanmalı; düşük ve orta gelir gruplarını merkeze alan, kadın istihdamını zayıflatmayan bakım desteklerine öncelik verilmelidir. Vergi sisteminde aile boyutunun güçlendirilmesi de bu çerçevede önem taşımaktadır; 1 Ocak 2022’de kaldırılan AGİ, eş ve çocuk sayısını dikkate alan sınırlı bir vergisel mekanizma örneğiydi. Nitelikli işgücünü çeken seçici göç politikaları ise vergi tabanının sürdürülebilirliği açısından belirleyicidir; son yıllarda genç ve uzman işgücünün yurt dışına yönelmesi, katma değeri yüksek sektörlerde beşerî sermaye kapasitesini zayıflatmaktadır. Ayrıca sosyal güvenlik sisteminde emeklilik yaşı ve prim koşulları gibi parametrik unsurlar demografik gerçeklik ve uzun vadeli aktüeryal dengeler ışığında ele alınmalıdır. Artan yaşlı bağımlılık oranı bütçe üzerindeki baskıyı artırırken, yeniden dağıtımın yaşlı nüfusa yoğunlaşması nesiller arası adalet tartışmalarını derinleştirmekte; EYT gibi erken emeklilik düzenlemeleri ise kısa vadeli sosyal talepleri karşılamakla birlikte uzun vadeli mali denge açısından tartışmalı sonuçlar doğurmaktadır.
Sonuç olarak, demografi kader değildir; ancak ihmal edildiğinde mali kaderi belirler. Türkiye’nin resmî demografik göstergeleri, yapısal bir dönüşümün başladığını açıkça göstermektedir. Gerçek mali reform yalnızca vergi oranlarını değiştirmek değil; vergi tabanını ve sosyal güvenlik sistemini sürdürebilecek demografik stratejiyi bugünden tasarlamaktır.

Oku