Zelal Özdemir
İran etrafında şekillenen mevcut savaş dinamiği, Türkiye’yi klasik anlamda bir taraf olmaktan ziyade, çok katmanlı bir sıkışma içinde konumlandırmaktadır. Türkiye ne doğrudan çatışmanın dışındadır ne de tam anlamıyla içindedir. Daha isabetli bir ifadeyle, dolaylı temas halinde bir aktör olarak güvenlik, dış politika ve uluslararası sistem içindeki rol düzeylerinde eşzamanlı baskılarla karşı karşıyadır. Bu çok katmanlı yapı, dış politika ile iç siyasetin birbirinden ayrışmadığı bir bağlamda daha da belirgin hale gelmektedir. Savaşın yarattığı güvenlik riskleri yalnızca sınır ötesi gelişmelerden değil, bu gelişmelerin Türkiye içinde nasıl algılandığından ve siyasal olarak nasıl işlendiğinden da beslenmektedir.
Bu çerçevede Türkiye’nin karşı karşıya olduğu temel mesele, doğrudan bir askeri tehditten ziyade, bölgesel düzensizliğin sınırlarına ve iç siyasal dengelerine nasıl yansıyacağıdır. Göç hareketleri, sınır bölgelerinde istikrarsızlık ve devlet dışı aktörlerin hareket alanının genişlemesi bu düzensizliğin başlıca kanallarıdır. Ancak mevcut durumun daha iyi anlaşılması için analizi senaryolar üzerinden ilerletmek mümkün. Çünkü Türkiye’nin pozisyonu, tekil bir gelişmeden ziyade savaşın nasıl evrileceğine bağlı olarak şekillenmektedir.
Senaryo 1: Kısa Ateşkes, Uzun Belirsizlik
İlk senaryo, kısa vadeli bir ateşkesle çatışmanın dondurulması, ancak yapısal sorunların çözülmemesidir. Bu durumda savaş sona ermez, yalnızca ertelenir.
Türkiye açısından bu senaryo görece rahatlatıcıdır. Enerji fiyatlarında kısmi düşüş ve ekonomik baskının hafiflemesi mümkün hale gelir. Diplomatik olarak Türkiye yeniden arabuluculuk rolüne talip olabilir ve uluslararası platformlarda daha görünür hale gelebilir.
Bununla birlikte bu senaryonun temel özelliği “yönetilen istikrarsızlık”tır. Kriz çözülmediği için Türkiye’nin mevcut denge siyaseti korunur, ancak kırılganlığı ortadan kalkmaz. Bu nedenle bu senaryo bir çözümden çok, ertelenmiş bir kriz anlamına gelir.
Senaryo 2: Savaşın Derinleşmesi ve Bölgeselleşmesi
İkinci senaryo, savaşın uzaması ve Körfez bölgesine yayılmasıdır. Bu durumda çatışma çok aktörlü ve daha öngörülemez bir hale gelir.
Bu senaryo Türkiye açısından en karmaşık sonuçları üretir. Kısa vadede güvenlik söylemi iç siyasette konsolidasyon yaratabilir. Ancak orta vadede ekonomik maliyet belirleyici hale gelir. Enerji bağımlılığı yüksek bir ekonomi için Hürmüz hattında yaşanacak bir kriz doğrudan maliyet üretir. Buna turizm gelirlerindeki düşüş ve bölgesel ticaretin daralması da eklenir.
Daha önemlisi, Türkiye’nin aynı anda İran ve Körfez ülkeleriyle sürdürdüğü paralel ilişkiler sürdürülemez hale gelir. Taraf seçme baskısı artar. Bu da Türkiye’nin uzun süredir izlediği denge politikasını yapısal olarak zorlar.
Senaryo 3: Küresel Dengenin Değişmesi ve Dış Güvencenin Zayıflaması
Üçüncü senaryo, savaşın uzamasıyla birlikte ABD iç siyasetinde değişim yaşanması ve mevcut uluslararası dengelerin dönüşmesidir.
Bu senaryoda Türkiye açısından temel mesele dış politika alanının daralmasıdır. Türkiye’nin son dönemde Batı ile ilişkilerinde kullandığı manevra alanı, büyük ölçüde konjonktürel ilişkilere dayanmaktadır. Bu ilişkilerin zayıflaması durumunda Türkiye yeniden daha yoğun bir dış baskı ile karşı karşıya kalabilir.
Bu durum iç siyasette de dolaylı sonuçlar üretir. Çünkü dış politika alanındaki daralma, iç siyasal meşruiyet üretiminde kullanılan “güçlü devlet” anlatısını zorlayabilir. Böylece rejim aynı anda hem güçlenme hem kırılganlaşma eğilimi gösterebilir.
Bu üç senaryo birlikte düşünüldüğünde ortaya çıkan tablo nettir: Türkiye bu kriz bağlamında belirleyici bir aktör değil, risk yöneten bir aktördür. Savaşın seyrini tayin etme kapasitesi sınırlıdır; buna karşılık savaşın sonuçlarından doğrudan etkilenmektedir.
Dolayısıyla Türkiye’nin temel stratejisi, çatışmayı yönlendirmekten ziyade, ortaya çıkan çok katmanlı riskleri dengelemek ve yayılmasını sınırlamak olarak şekillenmektedir. Bu durum, Türkiye’nin orta güç olarak tanımlanan konumunun hem imkânlarını hem de sınırlarını aynı anda görünür kılmaktadır.

Oku