Özgün Tursun
Daha önce yine Manzara Politik’te yazdığım yazıda ABD’nin Trump yönetiminin gümrük tarifeleri üzerinden başlattığı uluslararası politik ekonomi dönüşümü ve Petro-dolar Hegemonyasının geleceği üzerine analizler üzerinde durmuştum. Kısaca tekrar bahsetmek gerekirse ilk olarak 1970 yılında Nixon Hükümetinin altına sabitlenmiş kur rejiminden, dalgalı kur rejimine geçişi ile başlayan, 1973 OPEC Petrol krizi ile birlikte dünya üzerinde petrol ticaretinin ABD doları ile yapılmaya başlanması, ABD dolarını altın yerine ‘rezerv para’ statüsüne taşımıştır. Bunun yanı sıra petrol krizi sırasında yaşanan %400’lere varan fiyat artışı, dünya ticaretinde ABD’ye kafa tutmaya başlamış, fakat petrol rezervlerine sahip olmayan AB ülkeleri ve Japonya’nın başını çektiği Asya Kaplanlarını artan üretim maliyetleri ve yükselen enflasyon gibi sorunların merkezine itmiştir. Bunun yanı sıra Petro-dolar rejimi, bu enerji fakiri ülkelerden özellikle Körfez ülkelerine akan paranın New York finansal devleri aracılığı ile tekrar ABD’ye dönmesini sağlamıştır. Kısaca 1973 yılı itibarı ile ABD’de üretim, inovasyon ve verimlilik gibi kavramların ikinci plana atıldığı yeni bir aşamaya girmiştir. Bu aşamanın en belirgin özelliği ise ABD’nin petrol üreten ülkeleri gerekli gördüğü koşullarda siyasi, sosyal ve askeri olarak kontrol altında tutması gerekliliğidir.
İlk döneminde Arap kültüründe önemli bir yeri olan ‘kılıç dansı’ ile hafızalara kazınan dört günlük ziyaretinde toplam 2 Trilyon dolarlık anlaşmalara imza attığını iddia eden Trump[1], körfez ülkelerinde biriken petro-doların ülkesine geri dönmesi için daha çok ikili ilişkilere başvurmuştu. Fakat bu girişimlerin Körfez ülkelerini alternatif dış politika arayışına itmesini engelleyemeyen Trump, özellikle 2023 yılında yaşanan BRICS genişlemesinde Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve İran’ın da bulunmasına ciddi tepki göstermiş ve 2024 Kasım ayında yaptığı sosyal medya paylaşımında bunu açıkça belirtmiştir.
“BRICS ülkelerinin dolardan uzaklaşmaya çalışırken bizim sadece izlememiz fikri artık sona erdi. Bu ülkelerden, ne yeni bir BRICS para birimi yaratacaklarına ne de güçlü ABD dolarının yerine alacak bakşa bir para birimini destekleyeceklerine dair bir taahhüt istiyoruz; aksi takdirde %100 gümrük vergisiyle karşı karşıya kalacaklar ve muhteşem ABD ekonomisine satış yapmaya veda edecekler. Başka bir ‘saf’ bulabilirler! BRICS’in uluslararası ticarette ABD dolarının yerine almasının hiçbir şansı yok ve bunu denemeye kalkışan herhangi bir ülke Amerika’ya veda etmelidir.”
Trump’ın bu çıkışı aslında sürdürülmesi sadece ABD’nin petrol ülkeleri üzerindeki kontrolüne dayanan petro-dolar sisteminin yaşadığı sistematik sıkışıklığı göstermesi açısından çok önemlidir. İlk olarak gümrük tarifelerini bir ticaret savaşına döndüren ABD Başkanı Donald Trump, ABD yargısı tarafından “yetki aşımı” gerekçesi ile reddedilen son tarife arttırımı girişiminden sonra yönünü askeri operasyonlara çevirdi. Bugünlerde ABD Mahkemelerinde “uyuşturucu ve silah kaçakçılığı” ile suçlanan Venezuela’nın eski başkanı Nicolas Maduro’nun başkanlık sarayından bir askeri operasyon ile kaçırılması bu yeni aşamanın ilk işaret fişeği oldu. Uluslararası İlişkiler teamüllerine çok aykırı bir şekilde yapılan bu kaçırma operasyonu, Maduro’nun uluslararası kamuoyunda resmedilen halkına zulmeden bir diktatör algısı ile ilk etapta ciddi bir tepki çekmedi. Fakat bu operasyonun başarısı ile sarhoş olan Trump, Maduro’nun ABD’de yargı önüne çıkarılacağını açıklarken ağzındaki baklayı da dünya kamuoyu ile paylaştı. ABD artık dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip Venezuela’nın petrolünü kendisi çıkaracak, satışını kontrol edecek ve satış sonrası elde edilen geliri ABD kontrolündeki bir banka hesabına yatıracaktı. Bu gelişme en çok Venezuela’nın ağır yaptırımlar altında kalmasını fırsat bilerek uluslararası piyasalardan %40 ucuza petrol satın alan Çin Halk Cumhuriyeti’ni etkilemiştir.
2026 yılının ilk aylarında ABD, resmi bir savaş ilanına gerek duymadan İran’ın dini lideri ve önde gelen isimlerini hedef alan bir operasyon gerçekleştirdi. Zaten baskı altında ve iç huzursuzluk yaşayan İran’da, mevcut yönetimi zayıflatmayı ve ABD etkisinde bir iktidar değişimini tetiklemeyi amaçlayan bu süreç, İsrail ile birlikte İran’a yönelik geleneksel olmayan bir savaşın başlamasına zemin hazırladı. İşte bu savaş yarattığı küresel etki bakımından uluslararası sistemde geri dönüşü olmayan bir yola girildiğini göstermektedir. Geçtiğimiz 50 yılda, çoğunlukla ittifak içinde olduğu ülkelerin de rızasını alarak enerji kaynaklarını ve dolayısıyla Petro-dolar düzenini; kimi zaman açık askeri müdahalelerle, kimi zaman örtük CIA operasyonlarıyla korumaya çalışan ABD, artık bu yaklaşımını daha açık bir şekilde ortaya koyarak küresel ölçekte imparatorluk iddiasını ilan etmiş görünmektedir. Yıllarca demokrasi, insan hakları gibi konuları öne sürerek aslında arka planda Petro-dolar rejimini ve kendi gücünü korumaya çalışan ABD, Trump’ın nevi şahsına münhasır kişiliği ile birleşince gerçek hedeflerini artık hiç çekinmeden ortaya koymaktadır.
ABD İmparatorluğunun ilanı konusunda akademik çevrelerde ve siyasi gündemde genel bir fikir birliği olmasına rağmen, bu makalenin yazarı ABD’nin başarısızlığı fikrine karşı şüpheyle yaklaşmaktadır. İran’ın ABD ve İsrail saldırıları karşısında, özellikle Körfez ülkelerine yönelik başlattığı karşı saldırılar ve Hürmüz Boğazı gibi stratejik öneme sahip bir geçişte tek taraflı kontrol sağlaması, ilk bakışta ABD’nin müttefiklerini ve küresel ekonomiyi korumakta yetersiz kaldığı izlenimini yaratmaktadır. Ancak bu gelişmeler ve Trump’ın NATO’ya ilişkin açıklamaları birlikte okunduğunda, aslında Trump’ın bir önceki döneminde başaramadığı Petro-dolar rejimini BRICS tehdidine karşı güçlendirme stratejisinin başarıya ulaşacağı da iddia edilebilir.
İran’ın Körfez ülkelerine karşı gerçekleştirdiği saldırılar ABD’nin ‘yenilmez’ hava kuvvetleri algısını yıktığı gibi, ABD ekseni dışında dış politika ve denge arayışında olan Körfez ülkelerinde büyük infiale yol açtı. Savaşın ortaya koyduğu ‘kırılganlık’, Körfez ülkelerini ABD çıkarlarına paralel noktaya geri çekerken bu durumu en iyi ortaya koyan açıklama ise Suudi Veliaht Prensi Selman hakkında konuşan Trump tarafından canlı yayında yapıldı: “Bana yaltaklanacağını düşünmemişti. Bana karşı nazik olmak zorunda. Ona bana karşı nazik olması gerektiğini söylemelisin. Olmak zorunda.” Bu açıklamanın ardından bazı kaynaklara dayandırılan haberlerde Körfez ülkelerinin ABD’yi İran’a daha etkin saldırılar düzenlemek konusunda ikna etmeye çalıştığı detaylıca işlendi. Körfez ülkelerinden gelen bu talepler aslında bize Körfez ülkelerinin tekrar ABD eksenine hem de geçmişten daha derin bir şekilde savrulmasını da göstermektedir.
Bu gelişmelerin yanı sıra Hürmüz Boğazının kapatılması ilk etapta Çin üzerinde ciddi bir baskı yaratmadı çünkü geçtiğimiz yıl boyunca Çin, bu tip bir arz sorununa karşı hem depolama hem de alternatif ülkelerden petrol temini gibi önlemlere başvurdu. Aksine ABD’nin İran saldırısı ve İran’ın Hürmüz Boğazını kapatması en çok NATO müttefiklerine zarar vermekte. Bu durum, özellikle enerjide dışa bağımlı AB ülkeleri açısından önemli bir kırılmaya işaret etmektedir. Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında Rusya’dan temin edilen doğal gazın yerine ikame edilen Katar gazının da artık garanti olmadığını göstermiştir. Peki AB coğrafi olarak çeperlerinde kalan bu iki kaynak dışında nasıl bir alternatif geliştirebilir? Tam 1 yıl önce Trump, ABD’nin AB karşısında yıllık 350 milyar doları bulan ticaret açığını kapatabilmek için AB yetkililerine “Bunun kolayca ve hızlı bir şekilde ortadan kalkmasının yollarından biri de, bizden enerji satın almak zorunda olmaları. Satın alabilirlerse, bir haftada 350 milyar dolar tasarruf edebiliriz.”
Enerji fiyatlarında yaşanan artışın yaratacağı yüksek enflasyonun yanı sıra, Trump AB’yi NATO konusunda yaklaşık 1 yıldır “beleşçi” olmak ile suçlayarak köşeye sıkıştırmakta. Tıpkı İran’ı kullanarak Körfez ülkelerine silah sattığı gibi, ABD Rusya’yı kullanarak AB’ye silah satışını her yıl arttırmaktadır. 2019 ve 2021 yılları arasında ABD’nin silah ihracatının sadece 27.83% oluşturan AB, 2022-2024 yılları arasında bu rakam 50.7% oranına yükselmiştir[2].
Kısaca özetlemek gerekirse ABD 1973-2026 yılları arasında “meşruiyet”; “uluslararası hukuk”; “demokrasi”; “insan hakları” gibi kavramların gölgesinde Petro-dolar hegemonyasını sürdürebilmiş. AB ülkelerine Euro ile petrol satmayı planlayan Saddam’ı yine AB ülkelerindeki müttefikleri ile BM’de sahte silah kanıtı sunumlarıyla devirebilen ABD artık en yakın dostlarını bile birlikte savaşmaya ikna edememektedir. Rıza yaratımının sona erdiği durumlarda geriye sadece güç kullanımı kalır. Bu durum da bize artık ABD’nin II. Dünya Savaşı sonrasında kurduğu dünya düzenini yine kendi eliyle yıkmaya başladığını ve dünya liderliği kavramının, emperyal sömürgeciliğe dönüştüğünü göstermektedir.
[1] https://www.bbc.com/news/articles/cn5yxp2v77ro
[2] https://www.bruegel.org/policy-brief/europes-dependence-us-foreign-military-sales-and-what-do-about-it

Oku