Funda Gençoğlu
Türkiye siyaset tarihinde dış krizlerin iç dengeleri kökten dönüştürdüğü anlar çoktur. 1974 Kıbrıs harekâtı, 2003 Irak Savaşı’nda TBMM’nin ABD tezkeresini reddetmesi, 2016 sonrasının Suriye politikası gibi örnekler verilebilir. Bunların her biri hem iktidarı hem muhalefeti yeniden biçimlendirdi. İran–ABD savaşı bu öncüllerden niteliksel olarak farklı: Coğrafi yakınlık, enerji bağımlılığı ve toplumsal çoğulculuğun bileşimi, çatışmanın iç siyasete sızma kanallarını hem daha geniş hem daha derin kılmakta. Peki bu savaş Türkiye parti siyasetini bugün nasıl etkiliyor, yarın nasıl etkileyebilir?
Güvenlik Gündeminin Paradoksal Etkisi
Dış tehdit ortamlarının iç siyasette yarattığı en tutarlı örüntü “lider etrafında kutuplaşma” etkisidir. Buna göre toplumlar dış kriz dönemlerinde mevcut iktidar etrafında geçici bir birleşme yaşar; muhalefet ise “istikrarsızlık yaratma” suçlamasıyla köşeye sıkışır. Türkiye bu örüntüyü defalarca yaşamıştır.
Nitekim çatışmanın başlamasıyla birlikte muhalefet cephesinin erken seçim baskısı görünür biçimde geriledi. “Ülke savaşın eşiğinde, siz seçim mi istiyorsunuz?” söylemi iktidarın elinde güçlü bir bloke aracına dönüştü. Bu kısa vadeli avantaj gerçektir ancak epey kısa ömürlüdür.
Enerji fiyatlarındaki her artış 2–4 ay içinde tüketici enflasyonuna yansır. Bu gecikme süresinin dolmasıyla birlikte ekonomik gündem yeniden baskın hale gelecek; “savaşı uzakta tutan lider” anlatısının yerini “zamları getiren hükümet” imgesi alacaktır. Türk seçmeninin tarihsel belleği bu gerilimde güvenlik söyleminden çok cebine yansıyan maliyeti kayıt altına alır.
AKP: Dengelemenin Maliyeti
AKP bu çatışmada yapısal bir paradoksla yüzleşmektedir. Bir yanda NATO ittifakının getirdiği yükümlülükler ve Batı finans sistemine olan bağımlılık; öte yanda “İslam dünyasıyla dayanışma” söylemi, İran’la sürdürülen enerji ve ticaret ilişkileri ve Sünni–İslamcı tabanın tepkileri. Bu iki kimliği aynı anda taşımak olağan dönemlerde bile güçtür; savaş koşullarında ise neredeyse imkânsızdır.
Partinin bu çelişkiyi yönetmek için başvurduğu strateji tutarlıdır: Söylemi somut bir konumlanmadan kaçınarak “diyalog”, “barış” ve “bölgesel istikrar” gibi genel ilkeler etrafında şekillendirmek. Bu yaklaşım kısa vadede işe yarar; uzayan çatışma sürecinde ise giderek içi boşalan ve güvensizlik yaratan bir konuma dönüşür.
İktidar cephesindeki en ilginç dinamik ise erken seçim takvimi üzerindeki hesaptır. AKP için klasik bir “zarar azaltma seçimi” mantığı masadadır: Ekonomik tablonun daha da kötüleşmesini beklemek yerine, “savaş döneminin yöneticisi” konumunda erken seçime gitmek stratejik olarak tercih edilebilir.
MHP: İdeoloji ile Koalisyon Arasında
MHP bu çatışmada Türk siyasetinin tüm aktörleri arasında en keskin ideolojik çelişkiyi yaşamaktadır. Partinin kurucu refleksleri — anti-emperyalizm, Batı şüpheciliği, devlet egemenliği — ABD’nin İran’a yönelik askeri operasyonunu desteklemeyi seçmen nezdinde son derece maliyetli kılmaktadır. Oysa Cumhur İttifakı çerçevesindeki koalisyon disiplini bağımsız eleştiri alanını kısıtlamaktadır.
Bu açmazdan çıkış için MHP’nin seçtiği yol belirgindir: Dış çatışmadan iç güvenliğe pivot yapmak. “Sınır ötesi tehdit”, “PKK’nın konjonktürü değerlendirmesi”, “iç cephenin korunması” söylemi hem ideolojik olarak rahat hem de AKP ile çatışmadan görünür olma imkânı sunmaktadır.
Seçim hesapları açısından bakıldığında ise tablo MHP için ayrıca kaygı vericidir. Son dönem anket verileri partinin yüzde on eşiğinde seyrettiğini göstermektedir. Bu koşullarda “savaş döneminde seçim olmaz” argümanı MHP için hem koalisyon ortağına hizmet eden hem de kendi hazırlıksızlığını örten çifte işlevli bir kalkan olmaktadır.
Öte yandan milliyetçi seçmen tabanında artık rekabet kaçınılmazdır. İYİ Parti ve Zafer Partisi, MHP’nin koalisyon kısıtı nedeniyle tam olarak işleyemediği “egemenlik” ve “Batı karşıtlığı” söylemini çok daha özgür biçimde kullanabilmektedir. Bu durum MHP’nin uzun vadeli seçmen tabanını yapısal olarak aşındırmaktadır.
CHP: Fırsatın İçindeki Tuzak
Muhalefet cephesinin baş aktörü CHP, bu krizden teorik olarak yararlanabilecek en geniş malzemeye sahip partidir. Enerji kaynaklı enflasyon, göç baskısı, dış politika belirsizliği, yönetim kapasitesi tartışması — bunların hepsi iktidarı köşeye sıkıştırabilecek temalar barındırmaktadır.
Ancak CHP’nin önünde yapısal bir seçim durmaktadır. Çatışmayı “dış tehdit” olarak çerçevelemek yani, ulusal birlik söylemine ortak olmak, “sorumlu muhalefet” pozisyonu almak siyasi olarak güvenlidir ama muhalefetin görünmezleşmesine yol açar. Çatışmayı “yönetim krizi” olarak çerçevelemek yani, enerji bağımlılığını, göç kapasitesizliğini, belirsiz dış politikayı iktidarın kronik başarısızlığı olarak sunmak çok daha güçlü bir konum sağlar ama tutarlı sürdürmek somut politika alternatifleri ve dış politikada ikna edici bir vizyon gerektirir.
CHP’nin bu iki çerçeve arasındaki salınımı, kriz dönemlerinde kamuoyu gündemini şekillendirme kapasitesini zayıflatan en önemli etkendir.
DEM Parti: Kırılgan Konum
DEM Parti bu çatışmada tüm aktörler arasında en doğrudan biçimde sıkışan konumdadır ve bu sıkışmanın üç ayrı boyutu aynı anda baskı uygulamaktadır.
Coğrafi boyut: Partinin seçmen tabanının yoğunlaştığı Güneydoğu illeri İran sınırına en yakın bölgedir. Sınır ticaretinin çöküşü, olası göç akışlarının yarattığı insani baskı ve güvenlik operasyonları için devreye girebilecek “sınır güvenliği” gerekçesi bu bölgeleri doğrudan vurmaktadır.
Dış referans çelişkisi: İran’daki Kürt yapılanmaları, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve Suriye Kürt siyaseti çatışmaya birbirinden köklü biçimde farklı tepkiler vermektedir. Bu üç referansın pozisyonu birbiriyle çeliştiğinden DEM Parti tutarlı ve bütünlüklü bir kamuoyu tutumu oluşturmakta yapısal olarak güçlük çekmektedir.
Güvenlik baskısı: Savaş ortamının meşrulaştırdığı güvenlik söylemi, Kürt siyasetine yönelik baskı araçlarının araçsallaştırılmasına elverişli zemin hazırlamaktadır. Öte yandan halizhazırda devam eden çözüm sürecinin yasal değişiklikler aşamasına gelmiş ve fakat tam bu noktada duraksamış olması iktidar ile olan ilişkileri bozmadan sürdürme zorunluluğunu daha yoğun hissetmesine neden ol
DEM Parti için erken seçim meselesi de çetrefilli bir paradoks barındırmaktadır: 2024 yerel seçim kazanımları bu kriz ortamında güvenlik baskısıyla fiilen geri alınabilir; ama geciktirilen seçim de kayyum aracılığıyla aynı sonuca yol açabilir.
Yapısal Örüntüler: Her Senaryoda Geçerli
Dört parti analizinin ortaklaştığı bazı yapısal örüntüler dikkat çekmektedir. Bunlar tek bir partinin özgül sorunu değil, Türkiye siyaset sisteminin kronik kırılganlıklarıdır.
Güvenlik gündemi her zaman iktidar lehine çalışır. Bu Türkiye siyaset tarihi boyunca doğrulanan ve bu krizde de geçerli olan en sağlam örüntüdür. Ancak ekonomik maliyet somutlaştığında bu avantaj hızla tersine dönmektedir.
Muhalefet dış politikada alternatifsizdir. CHP’nin Batı yanlısı çizgisi ile milliyetçi seçmen arasındaki gerilim, kriz dönemlerinde muhalefet söylemini kilitlemektedir. Bu yapısal zaaf aşılmadan erken seçim talebi strateji olmaktan çıkıp taktik hamlede kalmaktadır.
MHP’nin koalisyon bağımlılığı derinleşmektedir. Savaş koşullarında ittifak gereksinimi artmakta; bu durum partinin bağımsız aktör olma kapasitesini daha da kısıtlamaktadır.
DEM Parti en yüksek varoluşsal riskle karşı karşıyadır. Güvenlik araçlarının araçsallaştırılması 2024 yerel seçim kazanımlarını ve kurumsal varlığı tehdit altına almaktadır.
Sonuç: Kriz Siyaseti Dönüştürür, ama Nasıl?
İran–ABD savaşı Türkiye iç siyasetini, salt dış bir kriz olarak değil, mevcut kırılganlıkların hızlandırıcısı olarak etkilemektedir. Ekonomik güçlükler, kimlik siyasetinin keskinliği, ittifak ilişkilerindeki gerilimler ve demokratik kurumların görece zayıflığı… bunların tümü savaş ortamında daha hızlı ve daha sert biçimde tırmanmaktadır.
Siyaset bilimi literatürü bu konuda uyarıcıdır: Dış krizler mevcut iktidarları zaman zaman meşruiyet tazeleme fırsatıyla donarken aynı zamanda onları daha önce hiç karşılaşmadıkları yönetim yükleriyle baş başa bırakmaktadır. Türkiye’nin önündeki belirleyici soru şudur: Hangi siyasi aktörler bu krizi yalnızca günlük rekabet zemini olarak değil, kurumsal kapasite ve demokratik dayanıklılık inşasına katkı vesilesi olarak değerlendirebilecektir?

Oku