Faruk Yalvaç
Bugün İran etrafında şekillenen krizi yalnızca bölgesel güç dengeleri, mezhepsel ayrımlar ya da güvenlik politikaları üzerinden tartışmak yeterli değildir. Konuyu küresel kapitalist sistemin dinamikleri çerçevesinde incelemek durumu anlamak açısından daha önemlidir. Bu bağlamda, 1973 petrol krizi ve sonrasındaki gelişmeler kritik bir dönüm noktası olarak karşımıza çıkmaktadır.
6 Ekim 1973 tarihinde patlak veren Yom Kippur Savaşı, enerjinin küresel ekonomik ve siyasal dinamikler açısından ne denli bir yaptırım gücüne sahip olduğunu gözler önüne sermiştir. Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Örgütü (OAPEC)’in aldığı kararlarla İsrail’i destekleyen ülkelere karşı bir petrol ambargosu başlatılmış, bunu takiben petrol fiyatları kısa sürede dört kattan fazla yükselmiş, küresel sistem büyük bir krize girmiştir. Bu süreçte petrol ihraç eden ülkeler, özellikle Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri, küresel sistemde yeni ve etkili aktörler olarak ortaya çıkmıştır.
Ancak bu gelişme, ilk bakışta düşünülebileceğinin aksine, Batı ile bir kopuş değil, aksine daha derin bir karşılıklı bağımlılık ilişkisi yaratmıştır. Körfez ülkeleri dünya kapitalist sisteminin işleyişinde aktif üyeler haline gelmişlerdir.[1] Petrol gelirlerinin dolar üzerinden birikmesi ve elde edilen gelirlerin yeniden Batı finans sisteminde aktarılması, “petrodolar” olarak adlandırılan bir döngü yaratmıştır. Bu mekanizma, bir yandan ABD finans sistemini güçlendirirken, diğer yandan Körfez sermayesinin küresel ölçekte genişlemesini sağlamıştır.
Bu ilişki stratejik bir güvenlik ortaklığı ile tamamlanmıştır. ABD bölgenin güvenliğini sağlarken, Suudi Arabistan başta olmak üzere, Körfez ülkeleri de enerji arzının sürekliliğini ve dolar sisteminin devamını sağlamışlardır.
Bu çerçeve, İran’ın bölgedeki konumunu anlamak açısından da aydınlatıcıdır. İran, özellikle 1979 Devrimi sonrasında ABD ile kurduğu ilişkiler bakımından Körfez ülkelerinden belirgin şekilde ayrışmıştır. Küresel finans sistemine sınırlı entegrasyonu, yaptırımlar ve jeopolitik gerilimler, İran’ı sistemle daha çatışmalı bir ilişki içine yerleştirmiştir.
Bu nedenle, bugün İran ile Körfez ülkeleri arasındaki gerilimler yalnızca bölgesel rekabet ya da ideolojik farklılıklarla açıklanamaz. Bu gerilimler, küresel kapitalist sisteme farklı biçimlerde eklemlenmiş toplumsal ve siyasal yapıların karşılaşmasının bir sonucudur. Bir başka deyişle, mevcut kriz yalnızca Orta Doğu’ya özgü bir mesele değil, küresel sistemin işleyişiyle yakından bağlantılıdır.
Bu noktada dikkat çekici bir karşılaştırma yapmak mümkündür. 1973 petrol krizi sırasında Suudi Arabistan ve diğer OAPEC ülkeleri, enerji arzını kısıtlayarak küresel ekonomiyi doğrudan etkileyebilmiş ve Batılı devletler üzerinde ciddi bir baskı kurabilmiştir. Bugün ise küresel finansal ve güvenlik yapılarıyla derin biçimde bütünleşmiş olmaları nedeniyle Körfez ülkelerinin enerjiyi jeopolitik bir baskı aracı olarak kullanabilmeleri artık çok zordur.
Daha da önemlisi, bu durum Gazze’de olduğu gibi bu ülkelerin günümüzde yaşanan krizlere müdahale kapasitesini de etkilemektedir. 1973’te gösterilen dayanışma bugün gösterilebilseydi, Gazze’de yaşananlar çok farklı bir seyir izleyebilirdi. En azından Körfez ülkelerinin bölgesel çatışmalar üzerindeki etkisi, günümüze kıyasla çok daha belirleyici olabilirdi. Şu andaki İran savaşında görüldüğü gibi, Suudi Arabistan artık büyük ölçüde arabulucu bir rol üstlenebilmektedir. Hürmüz Boğazı’nda İran’ın gösterdiği direnç ve baskı, savaşın seyrini belirlemede önemli bir güç unsurudur. Ancak, bu savaşın, İran’ın küresel sistemle kurduğu ilişkinin yeni biçimi belirginleşmeden sona ermesi oldukça güç görünmektedir.
[1] Bkz. Adam Hanieh, Capitalism and Class in the Gulf Arab States (New York: Palgrave Macmillan, 2011).

Oku