İRAN SAVAŞI’NIN ORTA DOĞU’YA ETKİLERİ

Duygu DERSAN ORHAN

ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da İran’a yönelik olarak başlattığı operasyon ani bir krizden ziyade uzun süredir devam eden gerilimlerin bir sonucudur. Uzun yıllardır İran’ın nükleer programını ve rejimini hedef alan ABD ve İsrail, 2023 Gazze Savaşı ile İran’ın Orta Doğu’daki Hamas, Hizbullah gibi müttefiklerini hedef aldı, bölgede nüfuz mücadelesi ve vekil aktörler üzerinden yürütülen çatışmalar giderek sertleşti. Haziran Savaşı sonrası süreçte, diplomatik mekanizmaların zayıflaması ve karşılıklı caydırıcılık dengesinin aşınması sonucunda İran’a yönelik yeni ve kapsamlı askeri operasyonlar başlatıldı. Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılmasının ekonomik etkileri tüm dünya tarafından derin bir şekilde hissediliyor. Ancak kendilerini bir ateş çemberinin ortasında bulan Orta Doğu ülkeleri sadece ekonomik olarak değil savaşın güvenlik, siyasi ve sosyal boyutları bağlamında da en yoğun etkileriyle karşı karşıya.  Bu çerçevede, İran merkezli savaşın bölge ülkelerine ve Orta Doğu güvenlik mimarisine ve ittifaklara etkisini analiz etmek önem taşıyor.

İran’ın ABD-İsrail ortak operasyonlarına karşılık olarak konvansiyonel bir savaş yerine asimetrik ve çok katmanlı bir strateji benimsemediği gözlemlendi. İlk olarak, doğrudan çatışmada dezavantajlı olduğu alanları telafi etmek amacıyla, “alan genişletme” yaklaşımına dayanarak kendi bölgesinde Amerikan unsurlarını ve üslerini hedef aldı. İran, İsrail’e doğrudan saldırılara ek olarak bölgedeki ABD askerî üslerini hedef alarak Basra Körfezi ve ötesine balistik füzeler fırlattı. İran’ın takip ettiği ikinci askeri strateji, bölgedeki devlet-dışı aktörler olan vekil güçlerini savaşa dahil etmek oldu.  Bu süreçte Lübnan’daki Hizbullah’ın temel motivasyonu, İran’a karşı açılan savaşı Lübnan cephesine yayarak İsrail’i stratejik bir baskı altına almaya dayandı. Yemen’de ise İran destekli Husiler Kızıldeniz’de gemilere saldırılar düzenleyerek, küresel ticareti etkiledi. Buna paralel olarak İran, Husileri devreye sokarak Kızıldeniz’i Aden Körfezine bağlayan Babulmendeb Boğazını kapatma yönünde tehditler savurdu.

Fiili olarak güvenlik riski altında olan Türkiye’nin, İran Savaşı esnasında izlediği “aktif tarafsızlık” olarak tanımlanan dış politika stratejisi resmi olarak savaşa taraf olmamaya ancak “bekle-gör” stratejisi izlemek yerine diplomatik çözüm üretmeye dayanıyor. Ankara, hem ABD-İsrail saldırılarını eleştiriyor, hem de İran’ın bölgeyi istikrarsızlaştıran saldırılarını kınıyor. Savaş süresinde, Türkiye’nin NATO üyesi olarak Batı ile bağlarını koruduğu, NATO’nun hava savunma sistemlerini aktif olarak kullandığı görüldü. İran’dan gelen balistik füzeler Türk hava sahasına girdi. NATO sistemleri tarafından düşürüldüğü resmi kanallar tarafından açıklandı. Yoğun bir mekik diplomasisi yürüten Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ateşkes girişimlerinde yer aldı. Bu süreçte, Türkiye, ABD ve İran arasında denge kurma gibi zor bir sınavla karşı karşıya kaldı. Savaşın, enerji ithalatına bağımlı, kırılgan Türk ekonomisi açısından olumsuz ekonomik etkileri ortada. Türkiye’nin doğrudan savaşta olmasa bile “riskli bölge” algısının artması turizm gelirlerinde de bir azalmaya yol açabilir. Her krizin arkasında fırsatların da olabileceği gerçeğinden hareketle, İran krizi süresince gerek iç kamuoyu gerekse dış yorumcular tarafından başarılı bir diplomasi stratejisi izlediğine dair genel bir kanı oluşan Türkiye’nin uzun süredir dış politikasının yapı taşlarını oluşturan bölgesel liderlik ve stratejik otonomi vizyonunu savaş sonrası süreçte güçlendirebileceğine dair bir değerlendirmede bulunabiliriz. Hürmüz Boğazı’nda yaşanan krizin alternatif enerji hatlarını gündeme getirmesi de Türkiye’nin enerji merkezi olması iddiasını güçlendiren bir gelişme olabilir.

İran’da yaşanan savaş, Körfez ülkelerini güvenlik, ekonomik istikrar, enerji piyasaları ve dış politika davranışları anlamında çok yönlü bir şekilde etkiledi. Körfez ülkeleri, savaşın başlıca tarafları olmasa da büyük ölçüde coğrafi yakınlıkları, stratejik altyapıları ve ABD ile kurdukları güvenlik ortaklıkları nedeniyle, çatışmanın aktörleri haline geldi. En önemli etkilerden biri, Körfez ülkelerinin askeri saldırılara doğrudan maruz kalması oldu. İran, sadece Körfez’deki ABD askeri tesislerine değil, aynı zamanda Körfez ülkelerindeki kritik altyapı ve sivil bölgelere de füze ve insansız hava aracı saldırıları düzenledi. Hürmüz Boğazı’ndaki aksaklıklar, petrol ihracatına büyük ölçüde bağımlı olan Körfez ekonomilerini olumsuz yönde etkiledi. Saldırıya uğramış olmalarına rağmen Körfez ülkeleri, gerginliğin azaltılmasına öncelik vererek doğrudan askeri misillemeden büyük ölçüde kaçındılar. Savaş, Körfez’in uzun süredir var olan “güvenli bir ekonomi merkezi” imajını temelden sarsarak caydırıcılığın ve dış güvenlik garantilerinin sınırlarını ortaya çıkardı. Savaşın Körfez’de kalıcı dönüşümler yaratması muhtemel gözüküyor. Bu çerçevede ilerleyen dönemde, Körfez’de savunma harcamalarının artmasını, yabancı yatırımların azalmasını, ekonomide hidrokarbon bağımlılığının kırılganlığının farkına varılmasını bekleyebiliriz. İran İslam Devrimi sonrası, İran’ın rejim ihracı stratejisinden ve Şii merkezli politikalarından yoğun tehdit algıladığı için güvenliklerini tamamen ABD’ye emanet eden Körfez ülkelerinin, savunma politikalarında da çeşitlendirmeye gitmesi gündeme gelebilir. 

İran Savaşı, Lübnan’ın kırılgan siyasi yapısı, ekonomik çöküşü ve Hizbullah’ın hem ulusal hem de bölgesel bir aktör olarak üstlendiği merkezi rol nedeniyle istikrarsızlığı arttırdı. Savaş, İran destekli Hizbullah’ın İsrail’e roket atmasının ardından 2 Mart’ta Lübnan’a sıçradı. İsrail buna geniş çaplı hava operasyonları ile karşılık verdi. Taraflar arasında yeni imzalanan ateşkesin Lübnan’ı kapsamadığı iddiasıyla, İsrail, Güney Lübnan’a yönelik saldırılarına devam ediyor. Bu durum hem Lübnan’ın İran’la olan bağlantısının zayıflamasına hem de İsrail’in odağını ateşkes sürecinde, İran’dan Lübnan’a kaydırmasına ve operasyonların şiddetini arttırmasına yol açabilir.

İran Savaşı, komşusu Irak’ı bölgedeki stratejik açıdan en savunmasız ve iç dinamikleri açısından en kırılgan devletlerden biri haline getirdi. Coğrafi yakınlığı, parçalanmış siyasi yapısı ve hem İran hem de ABD ile olan derin bağları nedeniyle Irak, çatışmanın etkilerinin en şiddetli şekilde hissedildiği ülkelerin başında geliyor. Diğer taraftan İran’da ruhani lider değişiminin, İran’ın, Irak’taki Şii kimliği üzerindeki etkisinin nasıl şekilleneceğine dair soru işaretlerine neden oluyor.

Suriye ise iç savaş yorgunu bir devlet olarak kendisini geniş kapsamlı bölgesel çatışmanın merkezinde bulmuş durumda. Güvenlik endişeleri ile, Lübnan ve Irak sınırlarına askeri takviye sevk etti ancak askeri seçeneğe başvurmadı. Suriye de enerji krizinden yoğun bir biçimde etkilenmiş durumda. İsrail tehdidinin halen devam ettiği ülkede, dış yatırımlara ilişkin beklentiler belirsiz taşıyor. Mevcut durum, Suriye’nin yeniden yapılandırılması ve savaşın yaralarını sarmasını olumsuz yönde etkilemesine neden olacaktır.   

Orta Doğu, tarihsel olarak hassas güvenlik yapıları, yüksek jeopolitik rekabet ve ideolojik bölünmelerle karakterize edilen bir bölgedir. İran Savaşı’nın, Ortadoğu’da bir dönüşümü tetikleyerek sadece çatışma ortamını değil, aynı zamanda bölgesel siyasetin genel yapısını, güvenlik düzenlemelerini ve ittifak oluşumlarını da yeniden şekillendirmesini bekleyebiliriz. Sağlanan ateşkes her ne kadar kısa vadeli bir nefes alma alanı sunsa da bölgedeki yapısal rekabet dinamikleri, vekâlet savaşlarının sürekliliği ve karşılıklı güvensizlik ortamı dikkate alındığında son derece kırılgan bir nitelik taşımakta.

Oku

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Doç. Dr. Duygu DERSAN ORHAN

Lisans: Bilkent Üniversitesi Yüksek Lisans, Doktora: Orta Doğu Teknik Üniversitesi

Araştırma Konuları : Orta Doğu Politikaları, Uluslararası Politika, Uluslararası İlişkiler Teorileri, Milliyetçilik.

Latest videos