Aygün Karlı
Günümüzde, modern savaşın tanımı yalnızca cephe hattındaki askerlerin kaybı ya da yıkılan şehirlerin enkazıyla sınırlı değildir. Bu doğrultuda modern savaş artık toprağın, suyun ve atmosferin de sistematik bir şekilde yok edildiği bir ekokırım sürecini doğurmaktadır. Ortadoğu bölgesinin jeopolitik gerilim hattında Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve İran arasında tırmanan çatışmalarda da görüldüğü üzere savaş hem bir siyasi kriz hem de bölgenin zaten kırılgan olan ekosistemi için geri dönüşü olmayan bir biyolojik silah olarak kullanılmaktadır. Küresel ısınmanın etkilerini dünyanın geri kalanından çok daha hızlı ve şiddetli hisseden bu coğrafya, halihazırda aşırı sıcaklık dalgaları, çölleşme ve kuraklıkla boğuşurken; üzerine çöken savaş bulutları yaklaşan felaketin boyutunu katlamaktadır. Son bilimsel veriler, silahların gölgesinde unutulan en büyük kurbanın doğa olduğunu tüm çıplaklığıyla yüzümüze çarpmakta ve askeri stratejilerin görünmez maliyetlerini dehşet verici bir şekilde ortaya dökmektedir.
Akademik çalışmalar, modern orduların dünyanın en büyük kurumsal karbon kirleticileri olduğunu defalarca kanıtlamıştır. Savaşın çevresel maliyeti bu anlamda yalnızca çatışma anındaki patlamalarla ölçülemez; asıl yıkım, bu devasa askeri mekanizmayı hareket ettiren küresel lojistik ağdadır. İklim ve Toplum Enstitüsü tarafından yapılan 2026 tarihli güncel bir analize göre Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve İran arasındaki sıcak çatışmaların sadece ilk on dört günü, beş milyon tondan fazla karbondioksit eşdeğeri emisyona neden olmuştur. Bu miktar, dünyadaki en az emisyon üreten seksen dört ülkenin bir yıllık toplam emisyonundan daha fazladır. Öte yandan Brown Üniversitesi bünyesindeki Savaşın Maliyetleri Projesi güncel verileri, Amerika Birleşik Devletleri ordusunun 7 Ekim 2023 sonrasında Yemen ve geniş Ortadoğu bölgesindeki askeri operasyonlar için 33 Milyar dolardan fazla harcama yaptığını gösteriyor. Bu devasa askeri hareketlilik; okyanusları aşan uçak gemileri, aralıksız devriye gezen savaş jetleri ve onlara havada yakıt ikmali yapan ağır tanker uçaklarının yarattığı akıl almaz tüketimle küresel karbon bütçesini hızla tüketmektedir. Bu anlamda olası bir topyekûn çatışmada gökyüzünü kaplayacak olan sadece savaş uçakları değil; atmosfere karışan binlerce tonluk zehirli partikül maddeler olacaktır. Petrol tesislerine yönelik karşılıklı saldırılar sonucu yanan milyonlarca varil petrol, başkentlerin ve çevre şehirlerin üzerine kara bulutlar ile asit yağmurları olarak çökmüş, solunabilir havayı zehirlemiş ve yerel iklim döngülerini tamamen altüst etmiştir.
Bu bağlamda savaş esnasında doğa sadece bir muharebe alanı olarak görülmemekte; aynı zamanda stratejik bir mühimmat gibi kullanılmaktadır. Çevrenin kasten tahrip edilmesi düşmanı zayıflatmak için bir yöntem olarak benimsendiğinde, ekokırım suçu tam anlamıyla işlenmiş olur. Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından hazırlanan 2025 Gazze Raporu, bölgesel bir savaşın yaratacağı enkazın mikro ölçekli bir fragmanını sunmaktadır. Rapora göre bölgedeki ağaçlık alanların %97’si, tarım arazilerinin ise %82’si tamamen yok edilmiştir. Binaların yıkılmasıyla ortaya çıkan 61 milyon tonluk enkaz, asbest ve endüstriyel kimyasallarla zehirlenmiş durumdadır. Yıkılan binaların atmosfere saldığı karbon emisyonu ise bir milyonu aşkın benzinli aracın bir yıllık emisyonuna eşdeğerdir. Bombalanan tarım arazilerinden yükselen tozlar ve ağır metaller, rüzgarla kilometrelerce öteye taşınarak yıllarca ürün verecek olan verimli toprakları kalıcı olarak çoraklaştırmaktadır.
Toprağın ve suyun maruz kaldığı bu sessiz ölüm, nesiller boyu sürecek bir krizin habercisidir. Bölge genelinde Çatışma ve Çevre Gözlemevi tarafından tespit edilen 300’ü aşkın çevresel yıkım vakası, tehlikenin boyutunu her geçen gün büyütmektedir. Özellikle Körfez çevresinde 100 milyon insana içme suyu sağlayan 450 tuz arıtma tesisinin doğrudan risk altında olması, sivil altyapıların hedef alınmasının milyonlarca insanı amansız bir susuzluğa ve çaresiz bir çevre/iklim mülteciliğine sürükleyeceğini açıkça göstermektedir. Ortadoğu gibi su stresinin en yüksek olduğu ve tatlı su kaynaklarının altın değerinde olduğu bir bölgede barajların, yer altı su hatlarının ve arıtma tesislerinin bombalanması sadece bugünün değil; yarının da yaşam hakkını gasp etmektir. Patlayıcılardan sızan ağır metaller, sülfür bileşikleri ve zehirli kimyasal atıklar, yer altı su kaynaklarını nesiller boyu arıtılamaz şekilde kirletmektedir. Tarımsal verimliliğin hızla düşmesiyle birlikte gıda güvenliği tamamen çökecek ve bölge halkları kronik bir açlıkla baş başa kalacaktır.
Deniz ekosistemleri de bu bölgesel yıkımdan payını en ağır şekilde almaktadır. Özellikle Basra Körfezi ve Kızıldeniz gibi okyanuslara dar boğazlarla bağlanan kapalı deniz ekosistemlerinde yaşanacak devasa bir petrol sızıntısı ya da enerji tesislerinin hasar görmesi, sınır tanımayan bir biyolojik felakete kapı aralamaktadır. Bu sular, yapısı gereği okyanus akıntılarıyla kendini kolayca temizleyemeyen, oldukça hassas dengelere ve benzersiz türlere sahip alanlardır. Petrol üretim tesislerine ve boğazlardan geçen dev tankerlere yönelik saldırılar, denizin yüzeyini kalın, yapışkan ve zehirli bir tabakayla kaplayarak güneş ışığının derinlere ulaşmasını tamamen engeller. Bu durum, deniz ekosisteminin temeli olan ve oksijen üreten fitoplanktonların kitlesel ölümüne yol açarak, deniz memelilerinden eşsiz mercan resiflerine kadar tüm yaşam zincirini koparma riski taşımaktadır. Deniz ekosistemi üzerindeki bu baskı da hem deniz altındaki biyolojik çeşitliliği hem de kıyı devletlerinin temel geçim kaynaklarını, nesillerdir süregelen geleneksel balıkçılığı ve yerel turizm ekonomilerini de bütünüyle ortadan kaldıracaktır.
Savaşın en karanlık ve telafisi imkansız senaryosu ise nükleer tesislerin doğrudan ya da dolaylı olarak zarar görmesidir. İran ve İsrail eksenindeki gerilimde, uranyum zenginleştirme tesislerinin ve nükleer araştırma altyapılarının birer askeri hedef haline gelme riski, bölgesel bir felaketi anında küresel bir trajediye dönüştürebilir. Vurulacak bir tesisten yayılacak radyoaktif sızıntı, rüzgar koridorları vasıtasıyla kıtaları aşarak binlerce kilometre öteye taşınabilir ve düştüğü toprakları binlerce yıl boyunca iskan edilemez hale getirebilir. Bu görünmez zehir, topraktaki bitkilerin köklerinden hayvanların dokularına ve nihayetinde insan bedenine sızarak nesiller boyu sürecek genetik mutasyonlara, sakat doğumlara ve kalıcı hastalıklara yol açar. Buna ek olarak, modern askeri teknolojilerin savaş alanında bıraktığı enkaz da dünyanın en tehlikeli toksik atıklarını doğanın kucağına bırakmaktadır. Akıllı füzeler, düşürülen gelişmiş savaş uçakları, sürü halinde kullanılan insansız hava araçları ve tahrip edilen radar sistemlerinden toprağa sızan lityum piller, elektronik devrelerdeki nadir toprak elementleri, yanmaz plastikler ve güçlü asitler ekosistemin adeta ciğerlerine işlemektedir. Bu yüksek teknolojili silahların üretimi için madenlerin deşilmesinden savaş alanında yanarak küle dönüşmesine kadar geçen her aşama, gezegenin biyolojik dokusuna onulmaz zararlar vermektedir.
Bu bağlamda ekokırım terimi edebi bir metafor olarak değil savaşın en çıplak, en acımasız ve en somut sonucudur. Bombalar sustuğunda, taraflar yorularak ateşkes ilan ettiğinde ve gösterişli barış masaları kurulduğunda dahi kirlenmiş topraklar ve zehirlenmiş sular sessizce insanlığa karşı savaşmaya devam eder. Doğanın egemenlik hakları, çizilmiş siyasi sınırları, pasaportları ya da taraf tuttuğu bir ideolojisi yoktur; bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve İran arasındaki yıkıcı bir çatışma, sadece silahı çeken ve hedef olan ülkelerin değil; tüm insanlığın ortak mirası olan biyosferin ağır bir yenilgisi olacaktır. Gelecek nesillere bırakılan mirasın kanlı bir tarih kitabı olarak değil, nefes alınamayan, su içilemeyen ekolojik bir ölü bölge olması ihtimali, bugün konuşulan askeri taktiklerden çok daha hayati bir tartışma konusudur.
Dünya kamuoyu, savaşın anlık insani boyutuna, diplomatik krizlere ve siyasi sonuçlarına odaklanırken ekosistemin çöküşünün insan uygarlığının devamlılığı önündeki mutlak en büyük engel olduğundaysa inatla görmezden gelmektedir. Ekolojik bir yıkımın ardından kaçınılmaz olarak gelen kıtlık, susuzluk ve yaşanılamaz hale gelen zehirli topraklar, bittiği sanılan savaşların küllerinden yepyeni çatışmaların, kanlı sınır mücadelelerinin ve milyonlarca insanı yollara dökecek devasa göç dalgalarının tohumlarını eker. Bu felaket dolu kısır döngüden çıkmanın tek yolu doğanın da bir savaş kurbanı olarak kabul edilmesi ve uluslararası hukuk önünde haklarının tavizsiz bir şekilde savunulmasıdır. İnsanlık, gezegenin taşıma kapasitesinin mutlak sınırlarına ulaştığı bu kritik evrede, kısa vadeli siyasi hırslar uğruna doğal yaşam destek sistemlerini yok etme lüksüne artık sahip değildir. Unutulmamalıdır ki doğa diz çöktüğünde ve toprak verimliliğini yitirdiğinde, o toprağın üzerinde hiçbir ideoloji, hiçbir güçlü devlet ya da gelişmiş medeniyet ayakta kalamaz. Doğayı savaşın yıkıcılığından korumak da bu açıdan artık yalnızca çevreci bir hassasiyet değil; insan türünün yeryüzünde hayatta kalma mücadelesinin bizatihi kendisini oluşturmaktadır.
Kaynaklar
1- Brown University, Watson Institute for International and Public Affairs. (2024). Costs of war: U.S. military spending and operations in the Middle East post-October 2023. Costs of War Project.
2- Climate and Community Institute. (2026). The climate costs of regional conflict: Assessing the carbon emissions of the US-Israel-Iran escalation. Climate and Community Institute.
3- Conflict and Environment Observatory (CEOBS). (2025). Targeting of civilian and environmental infrastructure in the Middle East: The looming water crisis. CEOBS.
4- United Nations Environment Programme (UNEP). (2025). Environmental impact assessment of the conflict in Gaza. United Nations.

Oku