Korhan Mühürcüoğlu
İngiliz mizah yazarı Terry Pratchett, meşhur Discworld romanlarından biri olan Pyramids’de gayet komik bir Antik Mısır parodisi yapar ve kendini değişime tümüyle kapatma iradesini binlerce senedir inatla sürdüren bir toplumun siyasal sistemini anlatır. Eski firavunların ve aristokrasinin mezarlarının olduğu Necropolis’in [Ölüler Şehri] yaşayan insanların mekânı olan şehirden çok daha geniş yer kapladığı Djelibeybi Krallığı’nda geçmişin mutlak hakimiyetini görürüz. Piramitler, krallığın eski görkemli çağlarını anlatan freskler, büyük hükümdarların ve fatihlerin düşman ordularını ayaklar altında ezen heykelleri, şimdi yitip gitmiş olan sayısız soylu tarafından yaptırılan hayratlar vs. şehrin ve etrafındaki çölün tamamını kuşatmış haldedir. Artık kökeni tamamen unutulmuş ve ne için var olduğu bilinmeyen gelenekler, tamamen şekilsel olan ritüeller gündelik hayatın da tamamını ele geçirmiştir. Bıktırıcı bir geçmişi anma saplantısı (Ve altında yatan değişim korkusu). Pratchett, esas olarak değişimin kaçınılmazlığı ve değişime direnmenin absürtlüğü üzerine yazıyor; ancak, bir taraftan da değişime kapalı siyasal sistemlerdeki hâkim elitlerin patolojisini ele alıyor. Ancak, burada yeni ve genç bir firavunun tahta çıkmasıyla hikâye daha da ilginç hale geliyor.
Babasının ölümü üzerine hasbelkader firavun olan genç Teppic saraya geldiğinde ilk olarak Başrahip Dios karakteriyle karşılaşır. Dios değişime kapalılığın vücut bulmuş hali olarak Teppic’i bir tür çocuk gibi yönlendirir. Esasında Dios için krallıktaki herkes uslu ve söz dinler çocuklardır. Çünkü sadece söz dinleyen çocuklarla Dios’un kafasındaki değişmez düzen sürdürülebilir. Dios’u bildiğimiz anlamda dindar saymak da pek mümkün değildir. Tanrıların ve firavunun işlerine karışmasını istemez. Onun için esas olan düzendir. Düzen, olduğu gibi ve asla değişmeden devam etmelidir. Tanrılar, kutsal metinler ve firavun bu değişmezliği sağlayan sembollerden ve enstrümanlardan ibarettir. Kısacası, mevcut iktidarı ilanihaye devam ettirmenin araçlarıdır.
Denebilir ki sağ, muhafazakâr siyasal anlayış da değişimin özellikle sert olduğu dönemlerde ısrarla ayak direyen Djelibeybi Başrahibi Dios’tan pek farklı sayılmaz. Hele ki Türkiye’de bunun semptomlarını rahatlıkla görebiliriz diye tahmin ediyorum. Devletin hâkim ideolojisi, toplumsal dönüşümün hilafına, insanların aynı kalması hatta daha geçmiş on yılların ve yüzyılların tamamen hayal edilmiş kültürel iklimine dönmesinde ısrarcı olduğunda, ortaya (dışarıdan bakıldığında) oldukça komik bir manzara ortaya çıkıyor. Hele ki söz konusu muhafazakâr siyasal anlayış devletin kendisini bir kontrol ve tahakküm vasıtası olarak kullandığında ortaya “ebedî çocuk” diyebileceğimiz bir insan tipi çıkıyor. (Tam da Dios’un görmek isteyeceği türden.) Bağımsız ve özgürce düşünüp karar alarak kendi kanaatince yaşayamayan, her zaman muğlak ve kökeni belirsiz otoritelere biat eden, kısacası yetişkin olamayan insanların ülkesi. Şüphesiz “ebedi çocuklardan” oluşan bir toplum daha çok korkacak ve söz dinler olacaktır. “Bir bildikleri vardır.” “Devlet büyükleri böyle dediğine göre…” “Devlet böyle bir karar aldıysa mutlaka doğrudur…” (Amerikan toplumunda “man-child” türü sağ politikacıların ortaya çıkışı da tesadüfi değil.) Yetişkin olup karar vermenin ve bunun getirdiği sorumluluğun ağırlığından kaçan insanlar şüphesiz vasilik vazifesini üstlenen devletin arzu ettiği kişiler olarak ortaya çıkıyorlar. Bu tabii yeni bir durum değil. Türkiye’deki siyasal kültürün karakteristik özelliklerinden birisi. Böyle bir kültür içerisindeyse cumhuriyet idealinin gerektirdiği vatandaşları görebilmek oldukça zor olacaktır. Eşit ve bağımsız fertler olarak, diyalog ve müzakereyle karar alarak kendi kaderlerini tayin eden ve ta Antik Yunan’dan beri romantize edilen vatandaşlık türünü görmek bir hayal haline gelecektir. Bunun en kötü sonucu, hiç şüphesiz, asla gerektiği kadar demokratik olamamamız. En olumsuz koşullar altında, en bunaltıcı ekonomik kriz hallerinde dahi “devlet büyüklerinin bir bildiği vardır” diyerek bir vatandaş olarak kendine düşen görev ve sorumluluğu görmezden gelen, söz konusu sorumluluğu otorite ve kendinden üstün saydığı kişilere tahvil eden, kendi başına bir hükme varamayan kişilerin varlığı demokratikleşme süreçlerine her zaman ket vuracaktır.
Burada sadece siyasal sistemimizde iktidarın, iktidar sahipleri tarafından kıskançça ve tümüyle anti-demokratik ve hatta hukukun üstünlüğü ilkesini ihlal edecek şekillerde elde tutulmasından bahsetmiyorum. Aynı zamanda kendimizden farklı düşünen ve yaşayan insanlara karşı gösterdiğimiz tahammülsüzlük ve (beraberinde gelen güvensizlik de) sebebiyle demokratik ve eşitlikçi, müreffeh bir toplum kurabilmekten çok uzağız. Kant, “Aydınlanma nedir?” sorusuna 18. yüzyıl sonlarında şöyle bir cevap veriyordu: “Aydınlanma, kişinin kendi hatasıyla düştüğü yetişkin olamama halinden kurtulmasıdır.” Yetişkinlikse bir kişinin kendi aklıyla, kendi vicdani kanaatine göre düşünüp hareket edebilmesidir. Ve öyle tahmin ediyorum ki, içerisinde bulunduğumuz daimî politik kriz atmosferinde, sadece siyasi figürleri tartışmakla yetinmeyerek daimî çocuklar olmaktan çıkmanın yollarını da aramamamız gerekir kanaatindeyim.
Yine de tümüyle umutsuz olmak da son derece saçma olacaktır. Pratchett’in romanının sonunda Djelibeybi Krallığı dahi değişimi kabul etmek zorunda kalır ve bir kadın firavun tüm sistemi alt üst eder. En nihayetinde, değişim kaçınılmazdır. Yeni gelen nesle baktığımızda ister telefon bağımlılıklarından dem vuralım ister onları çeşitli meziyetleri için övelim, değişimin artık muazzam bir talep olduğu kesin. Bakalım Dios ne yapacak…

Oku