Eda Bektaş
Türkiye’de 2010’ların başlarından itibaren siyasal rekabet giderek daha adaletsiz ve eşitsiz koşullarda gerçekleşiyor. Muhalefet partileri medyadan kamu kaynaklarına erişime kadar birçok alanda iktidara karşı belirgin dezavantajlarla karşı karşıya. Buna rağmen, siyasal iktidarın seçim yoluyla değişebilme ihtimali tamamen ortadan kalkmadığından Türkiye uzun süredir siyaset bilimi literatüründe “rekabetçi otoriter rejim” olarak sınıflandırılıyor. Rekabetçi otoriter rejimlerde seçimler adil değildir, ancak tamamen anlamsız da değildir. Muhalefet seçimlere katılır, belediyeler kazanabilir, parlamentoda temsil edilir ve belirli koşullar altında iktidarın seçimleri kaybetme ihtimalini gerçek bir olasılık haline getirebilir.
Siyasal sistemin anayasal tasarımı da otoriterleşmeyi destekler nitelikte. Özellikle 2017’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte yürütme organının siyasal sistem içindeki ağırlığı belirgin biçimde arttı. Geniş anayasal yetkilerle donatılan yürütme karşısında yasama ve yargının denetim kapasitesi zayıflarken, kuvvetler ayrılığı ilkesi önemli ölçüde aşındı. Sonuç olarak siyasal karar alma süreçleri giderek merkezileşti. Böyle bir ortamda muhalefetin, devlet kaynaklarını kontrol eden bir iktidarla eşit koşullarda rekabet edebilmesi ve iktidarın seçimlerle değişmesi zaten oldukça güç.
Tam da bu nedenle 2024 yerel seçimleri iktidar açısından önemli bir dönüm noktası oldu. Bu seçimler, tüm eşitsiz koşullara rağmen muhalefetin hâlâ seçimler yoluyla önemli siyasal başarılar elde edebildiğini ve seçimlerin iktidar açısından gerçek bir belirsizlik üretmeye devam ettiğini gösterdi. Başka bir ifadeyle, seçimlerin iktidarı değiştirme potansiyeli hâlâ ortadan kalkmış değildi.
Ancak son bir yıldır CHP kurultayına ilişkin yargısal müdahaleler ve geçtiğimiz mayıs ayında CHP’nin seçilmiş yönetiminin mahkeme kararıyla değiştirilmesi, Türkiye’deki rejim tartışmasını yeni bir aşamaya taşıdı. Buradaki mesele yalnızca bir parti içi uyuşmazlık değildir. Asıl mesele, siyasal rekabetin meşru aktörlerini kimin belirlediğidir. Demokratik sistemlerde siyasal partilerin liderlerini delegeler ve üyeler belirler. Demokratik rekabette iktidarlar rakiplerini yenmeye çalışır, rakiplerinin kim olacağına karar vermeye çalışmaz. Otoriter sistemlerde ise siyasal rekabetin sınırları devlet aygıtını kontrol eden iktidar tarafından çizilir. Rakiplerin kim olacağına devlet kurumları aracılığıyla iktidar karar vermeye başladığında siyasal rekabetin doğası da değişir. Bu noktada tartışılması gereken şey yalnızca CHP’nin kim tarafından yönetileceği değil, Türkiye’de siyasal rekabetin aktörlerini belirleme yetkisinin hâlâ seçmenlerde ve parti üyelerinde mi, yoksa iktidarın etkisi altındaki devlet kurumlarında mı olduğudur. Eğer bir muhalefet partisinin yönetimi seçim yoluyla değil de mahkeme kararlarıyla değiştirilebiliyorsa, siyasal rekabet artık rakip partiler arasında değil, devlet ile muhalefet arasında gerçekleşmeye başlamış demektir.
Siyasal rekabetin aktörlerini belirleme yetkisinin giderek devlet kurumlarına kayması ise Türkiye’nin rekabetçi otoriterlikten hegemonik otoriterliğe doğru ilerlediğinin göstergesi olarak yorumlanabilir. Hegemonik otoriter rejimlerde seçimler tamamen ortadan kalkmaz. Muhalefet partileri de hukuken varlığını sürdürür. Ancak seçimlerin iktidarı değiştirme ihtimali giderek ortadan kalkar. Muhalefetin örgütlenme kapasitesi, liderlik yapısı ve siyasal hareket alanı çeşitli idari ve yargısal müdahalelerle sınırlandırılır. Muhalefetin varlığı, iktidara gerçek anlamda meydan okumadığı ölçüde tolere edilir. İktidar alternatifi oluşturabilecek aktörler ise yargı süreçleri, siyasi yasaklar, tutuklamalar veya adaylık koşullarına ilişkin müdahaleler gibi araçlar kullanılarak siyasal alanın dışına itilir. Böylece seçimler devam etse de siyasal rekabetin koşulları giderek iktidarın belirlediği sınırlar içine hapsedilir.
Böyle bir rejim dönüşümünde, rekabetçi çok partili yapı zamanla hegemonik parti sistemine dönüşür. Muhalefet partileri seçimlere katılmaya devam eder, ancak kazanma ihtimalleri istisnai hale gelir. Seçimler vatandaşların tercihleri doğrultusunda yönetimi değiştirebildiği mekanizmalar olmaktan çıkarak rejime meşruiyet sağlayan prosedürlere dönüşür.
Oysa demokratik seçimlerin temel işlevi, farklı politika programlarının ve vaatlerinin seçmenin desteğini kazanmak için rekabet etmesini sağlamaktır. Bu rekabet, iktidarları seçmene karşı daha duyarlı ve hesap verebilir olmaya zorlar. İktidarın seçimlerle değişme ihtimalinin ortadan kalkması ise yalnızca muhalefetin değil, seçmenin de siyasal etkisinin azalması anlamına gelir. Seçmenlerin iktidarı seçimler yoluyla ödüllendirme ya da cezalandırma kapasitesi zayıfladıkça hesap verebilirlik aşınır ve yönetimin keyfiliğine kapı aralanır.
Siyasal rekabet ve katılım anlamını kaybettiğinde, sorun seçimlerin yapılıp yapılmaması değil, seçimlerin hâlâ bir şeyleri değiştirip değiştirmediği olacaktır. Çünkü demokrasinin özü yalnızca oy kullanmak değil, yurttaşların ülkenin geleceğini şekillendiren kararlar üzerinde gerçek bir etkiye sahip olabilmesidir. Seçimlerin bu işlevini yitirmesi, vatandaşların siyasal topluluğun eşit ve etkili üyeleri olma kapasitelerinin aşınması ve iktidarların keyfi yönetimlerinin sorgulanamaması anlamına gelir. Sandığın rakibi mahkeme olduğunda, tartışmalı hale gelen seçimlerin hala anlamlı olup olmadığıdır.

Oku