Elif Algiş
28 Şubat 2026’da Ayetullah Ali Hamaney’in konutuna düzenlenen hava saldırısı sonucu hayatını kaybetmesi, İran’da rejim değişikliği beklentilerini önemli ölçüde artırmıştı. Ancak bu öngörülerin aksine, bugün gelinen noktada rejim yıkılmamış ve yapısını büyük ölçüde koruyabilmiştir. Bu durum, İran rejiminin böyle bir sarsıntıyı atlatabilecek şekilde inşa edilip edilmediği sorusunu gündeme getirmektedir.
ABD’nin İran’a yönelik saldırıları ve ABD Başkanı Donald Trump tarafından dile getirilen rejim değişikliği beklentilerine rağmen İran rejiminin devamlılığını koruyabilmesinde belirli faktörler etkili olmuştur. Körfez monarşilerinin aksine, İran’da bireysel figürler önemli bir otoriteye sahip olmakla birlikte rejimin köklü dini ve kurumsal temelleri, tek bir liderin kaybının sistemi bütünüyle sarsmasını engellemiştir. Bu bağlamda ortaya çıkan güç boşlukları, dini meşruiyet zemininde yeniden doldurulabilmiştir. Ayrıca ABD’nin İran içinde destekleyebileceği, üzerinde uzlaşı sağlanmış alternatif bir lider figürünün bulunmaması da rejim değişikliği ihtimalini zayıflatan önemli unsurlardan biri olmuştur. Dini liderlik makamına Mücteba Hamaney’in seçilmesi ise rejimin sürekliliğini ve ideolojik hattını koruma amacını yansıtırken, diğer yandan elitler arasında belirli bir uzlaşının sağlanabildiğini göstermektedir. Dolayısıyla liderlik değişimi, rejimde bir kırılma yaratmak yerine, mevcut yapının kendi iç dinamikleriyle yeniden üretilmesini sağlamıştır.
Bunun yanında rejimin köklü dini dayanakları, siyasal yapının çözülmesini engelleyen en önemli meşruiyet kaynaklarından biri olmuştur. İran’da siyasi otoritenin temelini oluşturan Velayet-i Fakih ilkesi, liderlik makamını yalnızca siyasi değil aynı zamanda dini bir otorite olarak da tanımlamaktadır. Bu durum da rejime ideolojik bir süreklilik kazandırırken Ali Hamaney sonrası dönemde de bu ilkenin devam ettirilmesi ve yeni liderliğin aynı çerçevede meşrulaştırılması, sistemin sürekliliğini güçlendirmiştir. Bu nedenle, dini otoritenin siyasal yapıyla iç içe geçmiş olması, lider kaybının rejim açısından varoluşsal bir kırılmaya dönüşmesini engellemiş; aksine, dini meşruiyet üzerinden yeni bir güç dengesi kurulmasını mümkün kılmıştır.
Öte yandan, yaklaşık 190 bin personel kapasitesine sahip İran Devrim Muhafızları, İran-ABD savaşı sürecince rejimin ayakta kalmasını sağlayan başlıca unsurlardan biri olmuştur. Yalnızca konvansiyonel bir askeri güç olarak değil, aynı zamanda rejimin ideolojik ve güvenlik aygıtı olarak işlev gören bu yapı, hem dış tehditlere karşı caydırıcılık sağlamış hem de iç istikrarın korunmasında rol oynamıştır. Bu doğrultuda, Devrim Muhafızları’nın bölgedeki ABD üsleri ile İsrail hedeflerine yönelik hava saldırılarıyla çatışmayı İran sınırlarının ötesine taşıması ve Hürmüz Boğazı’nın kontrolüne yönelik hamleleri, ABD’nin doğrudan rejim merkezini hedef alan bir operasyon yürütmesini zorlaştırmıştır. Bunun yanı sıra asimetrik savaş kapasitesi, izlediği yatay savaş stratejisi, geniş milis ağları ve toplumsal mobilizasyon kabiliyeti sayesinde Devrim Muhafızları hem askeri hem de iç güvenlik düzleminde rejimin sürekliliğini sağlamaya yönelik bir “koruyucu yapı” işlevi görmüş; böylece liderlik krizine rağmen sistemin dağılmasını engelleyen en kritik aktörlerden biri haline gelmiştir.
İran-ABD savaşı sürecinde rejimin yıkılmamasında İran toplum yapısı da rejimin yalnızca bir yönetim aygıtı değil, aynı zamanda ideolojik ve toplumsal bir ağ üzerinden varlık göstermesi, kriz anlarında sistemin çözülmesini engellemiştir. Özellikle dış müdahale tehdidinin yarattığı ulusal savunma refleksi, farklı toplumsal kesimler arasında geçici bir dayanışma üretmiştir. Ayrıca İran toplumunun belirli kesimlerinin devletle ekonomik, ideolojik ve güvenlik temelli bağlar üzerinden entegre edilmiş olması, geniş çaplı bir iç çözülmenin önüne geçmiştir.
Rejimin yıkılmamasında belirleyici olan unsurlardan biri de elit tepkilerinin parçalı değil, büyük ölçüde bütüncül bir çizgide şekillenmesidir. İran’daki siyasi ve askeri elitler, özellikle kriz anlarında sistem içi rekabeti ikinci plana iterek rejimin devamlılığı etrafında konsolide olma eğilimi göstermiştir. Bu süreçte Uzmanlar Meclisi, Anayasayı Koruyucular Konseyi ve İran Devrim Muhafızları gibi kurumlar arasında açık bir çatışma yaşanmaması, güç mücadelesinin sistem içi sınırlar içinde tutulduğunu göstermektedir. Elitler arası bu göreli uyum, olası bir iktidar boşluğunun derinleşmesini engellemiş; farklı fraksiyonların dış aktörlerle ittifak kurarak rejimi zayıflatma ihtimalini sınırlamıştır. Dolayısıyla elit düzeydeki bu kontrollü dayanışma, rejimin kriz karşısında dağılmak yerine yeniden organize olabilmesine imkân tanımıştır.
Sonuç olarak, İran-ABD savaşı süreci, İran rejiminin dayanıklılığını ortaya koyarken aynı zamanda bu dayanıklılığın sınandığı kritik bir eşik işlevi de görmüştür. Ayrıca, yaşanan liderlik kaybı, dış müdahale baskısı ve iç dengelerin yeniden şekillenmesi, rejimin bu süreçte ciddi bir dayanıklılık sınavı verdiğini de göstermektedir. Ancak, bu savaş, rejimin yıkılmasına yol açmasa da esnekliğinin büyük ölçüde azalmasına sebep olurken artan kontrol kaygısıyla yeni bir döneme girmesine de neden olmuştur.

Oku