NOTALAR ARASINDA KADIN: MÜZİK ENDÜSTRİSİNDE CAM TAVAN[1]

 

Yiğitcan Çankaya[2]

 

Günümüzde kadınların özellikle toplumsal cinsiyet rolü temelli olarak uğradığı ayrımcılığın çalışma hayatında sektörel bazda çoğu alanda oldukça azaldığını ve cinsiyetçi dezavantajlar ile kapitalist ataerkil sömürünün yarattığı mağduriyetin önlenmeye çalışıldığını görmekteyiz. Çalışma hayatının içerisinde bulunan sayısız sektörde yaşanan gelişmeler bir yana, müzik endüstrisinde, özellikle rock ve pop türlerinde (zira klasik müzik gibi farklı fraksiyonlarda böyle bir sorunla sıklıkla karşılaşılmamaktadır) kadınların uğradığı ayrımcılık, bunun belli başlı sebepleri ve genel olarak kadınların müzik endüstrisindeki yeri incelenme gereği duymaktadır. Müzik Atölyesi, bu konuyu seçerek atölye çalışmasında uzun süredir birçok sanatçıyı rahatsız eden ve güncel olarak da birtakım vesilelerle gündeme getirilmiş olan ve pek de sıradan olmayan bu konuya bir ışık tutmayı amaçlamaktadır.

 

Ayrımcılığa Uğranılan Başlıca Alanlar

 

Müzik endüstrisinde birçok kalıp yargının ve ön yargının var olduğu açıkça görülebilmektedir. Bu durum kendisini şarkı sözlerinde, şarkıların videolarında ve yapılan her türlü PR çalışmasında gösterir. Özellikle kadınlar üzerinden şarkı, video ve sözlerinde gördüğümüz metalaştırma ve kadının müziğin pazarlanmasında bir obje hâline getirilmesi ataerkil kapitalizmin oldukça sert bir şekilde uygulandığı bir alan olarak müzik endüstrisinde yansımasını bulur. Kadınların müzik endüstrisine katılımı ve hiyerarşik düzeyi genellikle bir pazarlama tekniği olarak kullanılmaktan öte gitmemektedir. Sanatçı-şirket ilişkisinde şirket her zaman erilliği kullanıyor ve elbette bir tüzel kişinin cinsiyetinden söz edilemeyecek olsa da, bu şirketlerin işletmelerinde çalışanların tutumları kadını her zaman pazara gerçek katılımdan dışlamaktadır. Bu durum kendisini çok yakın geçmişte göstermekteydi; kadınlar şirketlerde şirket patronunun ona tavsiyeler veren eşi yahut sekreteri olmaktan öte gidemiyordu. Öyle ki, müzik endüstrisindede kadınların yeri öylesine rastgele ve spontandı ki kadınların gizli yedek iş gücü olduğu rahatlıkla söylenebilirdi.[3] Mevcut durumda ise kadınlara atfedilen bu roller varlığını yavaş yavaş yitirmekteyse de yönetim kademelerinde yer almada veya sanatçı olarak kabul edilmede birçok temelden kadının ayrımcılığa uğradığı ortadadır.

 

Müzik endüstrisi şaşırtıcı bir şekilde kadına yönelik ayrımcılığın toplumsal olarak neredeyse kabullenildiği bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu alanda kadına yönelen her türlü ayrımcılık artık öylesine kanıksanmıştır ki fark edilmez dahi. Kimse üçüncü bir göz olarak bu durumun toplum ve en azından ekonomi için bir sorun teşkil ettiğinin farkına varmamaktadır. Kadınlar bir müzik grubu üyeliğinden teknolojik yardım alınan ses mühendisi veya yapımcı olmaya, sanatçı menajerliğinden tur organizasyonlarına kadar birçok alanda bariz bi ayrımcılığa uğramaktadır. Bazı hâllede işe alımın dahi yaş ve cinsiyet kriter gözetilerek yapıldığı görülmektedir, ki bu elbette Türk hukukunda Anayasa md. 10’a ve İş Kanunu md. 4’e aykırılık teşkil etmektedir.

 

Müzik Endüstrisinde Cam Tavanın Başlıca Sebepleri

 

Hegemonik Bakış Açısı

 

Kadınların müzik endüstrisinde uğradığı ayrımcılığın temel sebeplerinden birisi hegemonik bakış açısıdır. Kadınların cinsiyete bağlı işgücü eşitsizliği nedeni ile kendi emek güçleri üzerinde, erkeklere göre daha az söz sahibi oldukları, çalışma fırsatı bulurlarsa da çalışacakları işlerin daha çok hakim sistem tarafından belirlendiği söylenebilir. İşte bu de hegemonik bakış açısını ifade eder.[4]

Hegemonik bakış açısı kendisini rock ve pop endüstrisinde farklı göstermektedir. Rock türünde kadınlar daha ilk başta sanatçı olarak dahi kabul edilmemekte, kadın rockçı olgusunun üstü bir şekilde erkek hegemonyası tarafından örtülmek istenmektedir. Popta ise kadınlar her ne kadar genellikle pazarlama aracı olsa da sanatçı olarak dikkate alınmakta ancak bu sefer yönetimde üst kademelerde yer alamamaktadır. Rock endüstrisinde de kadınların yönetim kademeleri açısından sorunlarla karşılaştığını ayrıca belirtmeye gerek dahi yoktur.

Hegemonik bakış açısını destekleyen iki unsurun üzerinde durulması gerekir. Bunlardan ilki Groupie olgusudur. Groupie olarak tanımlanan kadınlar stereotipik olarak genç, rock müzisyenleriyle veya sektörle ilgili kişilerle cinsel veya romantik ilişkiye girerek kendisine belli bir statü elde etmeye çalışan ve her daim arka planda olan çıkarcı kişiler olarak profil edilmektedir.[5] Bakılacak olursa, medya da bu tiplemeyi desteklemekte ve bu olgu film, dizi veya şarkılarda yerini bulmakta, dolayısıyla da toplumun hafızasına kazınmaya başlamaktadır. Bu tiplemenin müzik yerine parayı ve kazandırdıklarını önemsiyor olduğu imajının bıraktığı leke, belki de komik bir şekilde gerçek hayatta yerini almaktadır. Halbuki daha ilk başta bu tiplemenin ortaya çıkmasının sebebi zaten kadın-erkek arasındaki heteronormatif hegemonik ilişkinin kendisidir. Bu tiplemeyi doğuran kadın profili, aslında buna itilmiş bir kadın profilidir. Mevcut sorunun nedenini araştırmaktan ve çözüm odaklı olmaktan uzak olan endüstri, kadını ikinci kez mağdur etme gayretindedir.

 

Nepotizm

 

Üstünde durulması gereken ikinci unsur Nepotizm’dir. Nepotizm, aile, eş-dost kayırma şeklinde kısaca tanımlanabilecek bir olgudur. Nepotizm de kadınların endüstride kazandıkları konumu aslında hak etmedikleri düşüncesini besleyen olgulardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Akrabalığa dayanan bu statü kazanımı bazı kadınların bu yolla elde ettikleri statünün getireceği başarıya leke sürmektedir.[6]

 

Toplumsal Cinsiyet Rolleri

 

Hegemonik bakış açısı ve nepotizm unsurlarının yanısıra, kadınlar, rock ve pop endüstrisinde ilkel kadın işi-erkek işi ayrımına da takılmaktadırlar, ki bu ayrımın yapılmasının temelindeki en büyük etken de toplumsal cinsiyet rolleridir. Bazı feminist akımlar -örneğin radikal feminizm- kavramların ve buna bağlı olarak ön kabullerin ve anlamların da aslında erkek egemenliğinin bir göstergesi olduğunu ve toplumsal cinsiyetin kadınlar aleyhine olmak üzere kurgulanmasına hizmet ettiğini ileri sürmekteyse de, toplumsal cinsiyet rollerinin mevcut durumda teorik olmaktan ziyade pratik bir etkisi bulunmaktadır. Kadın ve erkeğe çizilen bu sınırlamalar her iki cinsiyetten bireylerin de istedikleri kültürel, sosyal ve ekonomik hayatı izlemelerine engel olmaktan, yani kısacası hak ihlallerine yol açmaktan başka hiçbir amaca hizmet etmemektedir. Kadınlar müzikte bu kalıp ve ön yargılara takılmadan birey olarak özgürce hareket edememekte, üretememekte veya yönetememektedir.

 

Kalıp yargılar varlığını sürdürdükçe endüstride emeği ve ürünüyle var olmaya çalışan kadınlar “Groupie” veya “Nepotic” yaftasıyla doğrudan ayrımcılığa uğramaktadır. Bu nedenle de esasen fotoğrafçı, gazeteci gibi gizli kimliklerle kendilerine ileriki hedefleri için bir yer bulmak zorunda kalmaktadır. Bu koşullarda kadınlar, mağdur olarak görülmek bir yana, davranışlarından ötürü eleştiriye uğramakta ve bu tür sebep ve davranışlar, buna sebep olarak ataerkil motif eleştirilmesi gerekirken kadınların endüstride yer alamayışlarına gerekçe olarak gösterilmek istenmektedir. Bu da neticeten kadınlar içn cam tavan engeli yaratmaktadır.

 

Piyasada bir şirketin yönetim kademelerinde ilerlemek isteyen ya da sanatçı olarak şirketle anlaşma yapmak isteyen kadınların ödün vermez bir şekilde profesyonel bir tavra ve “sunum”a sahip olmaları gerekmektedir; asi hâlde birçok kaynaktan eleştiri almaktadırlar. Halbuki erkekler için bu kriter böylesine sıkı bir şekilde aranmamakta ve denetlenmemektedir. Bu profesyonel görünüm kişinin bulunduğu konuma göre değişmekte ancak heteronormatif algının baskınlığı baki kalmaktadır. Örnek vermek gerekirse, piyasaya yeni çıkmak isteyen sıradan bir kadın pop sanatçısının kısa etek, crop-top bluz, topuklu ayakkabı gibi “pop star item”larını yanından eksik etmemesi gerekmektedir.

 

Yönetim Kademelerinde Uğranılan Cam Tavan Bakımından ABD Örneği

 

Endüstride yönetim kademelerinde durumun ne olduğunu tespit edebilmek için ABD örneği üzerinden hareket etmek yanlış olmaz. ABD’nin seçilmesinin nedeni, ülke piyasasının küreselleşerek ve inanılmaz derecede büyüyerek dünya müzik piyasasının kalbi hâline gelmesidir. ABD’de tüm nüfusta kadınların erkeklere oranı yaklaşık olarak %51’e %49’dur.[7] Bu oran çalışan işgücünde %47’ye %53 olarak yansımasını bulmaktadır.[8] Müzik endüstrisinde çalışan işgücünde kadın-erkek oranının tespit edilmesi esasen oldukça güçtür, zira endüstride yer alan farklı çalışma alanlarının tamamının incelenmesini gerektirir. Örneğin: yayım şirketi, sanatçı menajerliği, organizasyon şirketleri. Ancak bu tür şirketlere ilişkin net veriler elde edilememektedir, zira bu şirketler genelde sadece müzik endüstrisinde faaliyet göstermeyen, daha büyük bir şemsiye şirket altında çalışmakta ve kendilerine özgü insan kaynakları ve istatistiksel verileri bulunmamaktadır. Örneğin: Ford, IBM. Bununla birlikte, yapılan incelemelerin çoğu hiyerarşik basamaklarda yukarı çıkıldıkça erkek çalışan sayısının ezici bir şekilde arttığını göstermektedir. 2000 yılı Recording Industry Sourcebook verilerine göre müzik piyasasında 73 orta ve üst düzey yöneticiden sadece 3’ü, yani %4’ü kadındır. Yönetim kademelerinin dışında ses mühendisiliği ve yapımcılık gibi teknik mesleklerde ise bu oran %8,5’tir.

 

Piyasada bu tür düşük oranların yer almasının sebebi olarak evlilik ve çocuk gibi temelsiz ve kendisinin eleştirilmesi gereken gerekçeler gösterilmeye çalışılmaktadır. Halbuki yapılan çalışmalar gösterdiği üzere kadınların %60’ı, doğumdan sonra en çok 6 ay içinde; %25’i ise ilk iki hafta içinde çalışmaya tamamen dönmektedir.[9] Bu nedenle bu argümana katılmak mümkün değildir ve sorunun tamamen toplumsal cinsiyet ve az önce bahsedilen stereotipleştirme, nepotizm, hegemonik bakış açısı ve ön yargı kaynaklı olduğu ortadadır.

 

Müzik endüstrisinin kendine özgü özellikleri ve dinamiği da dikkate alınacak olursa, bu ayrımcılık ve hak ihlali temelini yaratan her unsurun toplumun hafızasından silinmesi ve pozitif ayrımcılığa varacak önlemlerin alınması, ekonomik ve sosyal hayatını müzik endüstrisi üzerinden tanımlamak isteyen kadınların kendini gerçekleştirmesini sağlamak için elzemdir.

 

*** Bu yazı kapsamında dinleyiniz: Lady Gaga- Till it happens to you

 

http://retired-kasaum.atilim.edu.tr/shares/kasaum/images/13219891_10154065530332221_1473964311_n.jpg

 

[1] Bu makale, “Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Duyarlı Üniversite ve Kadın Dostu Kampüs” projesi tarafından KASAUM adına 8 Mart 2016 günü Atılım Üniversitesi Hukuk Fakültesi Orhan Zaim Konferans Salonu’nda 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla gerçekleştirilen Kadınlar El Ele Şenliği kapsamında sunulmuştur.

[2] Yiğitcan Çankaya, Atılım Üniversitesi Hukuk Fakültesi 4. sınıf öğrencisi, “Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Duyarlı Üniversite ve Kadın Dostu Kampüs” projesinde araştırmacı, Hukuk ve Sanat Topluluğu üyesi.

[3] http://christineosazuwa.com/portfolio/gender-inequality-in-the-rock-pop-music-industry-breaking-the-glass-ceiling/  Son Erişim Tarihi: 17 Mayıs 2016

[4] Caputi, J. (2003). Everyday Pornography. In G. Dines, & J. Humez, Gender, Race, and Class in Media: A Text Reader (pp. 61-66). Thousand Oaks: SAGE Publishers

[5] Lull, J. (2003). Hegemony. In G. Dines, & J. Humez, Gender, Race, and Class in Media: A Text Reader (pp. 61-66). Thousand Oaks: SAGE Publishers

[6] suppra: http://christineosazuwa.com/portfolio/gender-inequality-in-the-rock-pop-music-industry-breaking-the-glass-ceiling/ Son Erişim Tarihi: 17 Mayıs 2016

[7] http://data.worldbank.org/indicator/SP.POP.TOTL.FE.ZS Son Erişim Tarihi: 17 Mayıs 2016

[8] https://www.dol.gov/wb/factsheets/qf-laborforce-10.htm Son Erişim Tarihi: 17 Mayıs 2016

[9] http://www.huffingtonpost.com/entry/nearly-1-in-4-new-mothers-return-to-work-less-than-2-weeks-after-giving-birth_us_55d308aae4b0ab468d9e3e37 Son Erişim Tarihi: 17 Mayıs 2016

 

GÜLDÜNYA’NIN ŞARKISI[1]

 

Yiğitcan Çankaya[2]

 

Müzik atölyesi kapsamında üç hacimli bir çalışma metodu izlenmektedir ve bunlardan birisi de şarkıların yazılmasına, sebep olan, müzikte kendi yansımasını bulan sosyal olayların incelenmesidir. Bu bağlamda da 3-4 Mayıs 2016’da gerçekleştirilen Hukuk ve Sanat Günleri’nin Müzik Atölyesi çalışmasının amacı, Güldünya Şarkıları’nın yazılmasına sebep olan Güldünya Tören’in hikayesini incelemek oldu. Bu yazıda Güldünya Tören’in yaşadıkları anlatıldıktan sonra genel bir perspektifte kadınların adalete erişimde yaşadığı sorunlar ve bunların nedenleri üzerinde durulacaktır.

Güldünya Tören (1982) Bitlis ili, Mutki ilçesi, Erler köyünde ailesi ile yaşamakta iken gene orada yaşamakta olan ve köy koruculuğu yapan öz amcasının kızının kocası olan Servet Taş tarafından cinsel saldırıya uğrar ve bu kişiden hamile kalır.

 

Ailesi bu durumdan haberdar olunca aşiret kararı verilerek Güldünya’dan kuma olarak köyü terk etmesi istenir. Güldünya bunu kabul etmez bu sırada Servet Taş köyü terk eder. Bunun üzerine 2003 yılı Temmuz ayı içerisinde çocuğun kürtaj yapılarak alınması için Güldünya’nın hamileliğinin yedinci ayına gelmiş olması dolayısıyla bebek alınamaz. Bunun üzerine babası Güldünya’yı İstanbul’da ikamet eden amcası Mehmet Tören’in yanına bırakarak Bitlis’e geri döner.

 

Güldünya amcası ile kalırken amcasının kendisine ‘’ya sen kendini öldüreceksin ya da biz seni öldüreceğiz’’ demesi üzerine korkarak geceleyin kaldığı evin penceresinden kaçarak Fatih ilçe Emniyet Müdürlüğüne bağlı Şehremini Polis Merkezine başvurur ve burada amcası Mehmet Tören ve kendisine cinsel saldırıda bulunan Servet Taş hakkında şikayette bulunur. Güldünya emniyetçe İl Sosyal Hizmetler Kadın Sığınma Evine teslim edilir. Daha sonra Güldünya amcası Mehmet Tören tarafından buradan alınarak daha önce köylerinde imamlık yapan ve Küçükçekmece’de ikamet eden Alaattin Ceylan isimli şahsa yanında kalsın diye teslim edilir.

 

2003 yılı Aralık ayında Güldünya ‘’Umut’’ ismini verdiği bir erkek çocuğu dünyaya getirir. Bu çocuk bir aileye evlatlık olarak verilir.

 

Güldünya’nın İstanbul’da ikamet eden ağabeyi İrfan Tören ve Bitlis’te yaşayan küçük kardeşi Ferit Tören İstanbul’da görüşürler. İrfan Tören, Alaattin Caylan’ı telefonla arayarak ona Güldünya’yı hazırlamasını, gelip alacağını ve Bursa’daki ikamet eden akrabalarının yanına götüreceğini söyler.

25.02.2004 günü saat 15.00 sularında Alaattin Ceylan yanında Güldünya ile Dörtyol kavşağında bulunan minibüs durağına giderler. İrfan Tören sigara almak için bakkala gider bu sırada aniden ortaya çıkan Ferit Tören Güldünya’yı ruhsatsız silahıyla kalçasından yaralar. Alaattin Ceylan yerde yatan Güldünya’yı korumak için üzerine kapanır. Paniğe kapılan Ferit Tören olay yerinden kaçar, İrfan Tören ise geri dönmez.

 

Güldünya Alaattin Ceylan tarafından Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastahanesi’ne kaldırılır. Güldünya ifadesinde kendisini yaralayanın Ferit Tören olduğunu belirtir. Ancak 26.02.2005 tarihinde kardeşi Ferit Tören hastahaneye girmeyi başarır ve acilde yatmakta olan Güldünya’nın kafasına silahla iki el ateş eder. Olaydan bir gün sonra tüm tıbbi müdehalelere rağmen saat 13.00 sularında Güldünya vefat eder.

 

Olaydan sonra emniyet güçlerinin çalışmaları neticesinde sanıklar İrfan Tören ve Ferit Tören yakalanırlar. Ferit Tören 23 yıl 4 ay hapis, İrfan Tören müebbet hapis cezasına çarptırılır. Amca Mehmet Tören ise ceza almaz.Tecavüz eden akrabası Servet Taş 14 Ekim 2011'de sokak ortasında Güldünya’nın babası Şerif Tören tarafından kurşunlanarak öldürülmüştür.

 

Güldünya'yı öldürdüğü için 23 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılan ve 8 yıldır cezaevinde olan kardeşi Ferit Tören de 29 Şubat 2012'de ölmüştür. Ölüm nedeni kalp krizi olarak açıklanmıştır.

 

Baba Şerif Tören’in Servet Taş’ı öldürmesi ile ilgili dava iki aileyi birbirine düşürmüştür. Kartal Adliyesi 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki davada bıçak ve sopalarla kavga eden iki aileden 7'si ağır 30 kişi yaralanmıştır.

 

İki aile arasında süren kan davası, 6 Ocak 2013'te Zeytinburnu Yenidoğan Camii konferans salonunda yapılan barış yemeğiyle sona erdirilmiştir. Sekiz yıldır süren kavganın sonunda iki aileyi barıştıran dört maddelik barış antlaşmasına göre "Bu dava yüzünden hiç kimse toprağını satmayacak, köyde kardeşçe yaşanacak, köyden çıkılması söz konusu olmayacak. Töre denilen kötü ve çirkin âdet terk edilecek.". İki ailenin bireyleri birbirlerine kesme şeker ikram etmiştir. Kutsal kitapları altından da geçen aileler birbiriyle öpüşüp barış yemeği yemiştir.

 

Güldünya’nın öldürüldükten 9 yıl sonra cenaze namazı kılınmış, barış anlaşmasına imza atan aile büyükleri, kadınlara şiddet uygulamayacaklarını ve kız çocuklarının eğitimine önem vereceklerini taahhüt etmiştir. Baba Şerif Tören'in davası sonuçlandı ve müebbet hapis cezasına çarptırılmıştır.

 

Adalete erişim nedir?

 

Adalete erişim, adli yardım, adli müzaheret gibi kurumların yalnızca bir parçası olduğu, çok boyutlu  ve birçok katmanı olan, bir bireyin sosyoekonomik durumuyla yakından alakalı olan bir adalet meselesidir.

 

Adalete erişim Hukuk ve Toplum Hareketinin ana gündemlerinden biri olarak tartışılmaya baş- lanmıştır. Hukuk ve Toplum hareketiyle bağlantılı olarak, “boşluk çalışmaları”, hukuk sosyolojisi çalışmalarında oldukça yer tutmuş ve teorideki hukukla gündelik hayattaki (pratikteki) hukukun birbiriyle örtüşmeyişinin gözlemlenmesi üzerine pek çok tartışma noktası oluşturulmuştur.

İlk dalga adalete erişimde genellikle “yoksullar için hukuk” tartışması yürütülür. Bu dalgada adalete erişim dar bir anlama sahip olup mahkemelere ve avukatlara erişim olarak tasvir edilir. Yoksulları avukatlık hizmetlerinden yararlandıracak adli yardım programları, özellikle ceza davalarında, zorunlu ve etkili araçlar olarak mütalaa edilir.

 

Birçok dalgayı gerisinde bırakarak günümüzde gelinen noktada beşinci dalga adalete erişim, hukuk sistemi içindeki tüm birimlere ve otoritelere tam ve eksiksiz şekilde ulaşılabilmesi, dezavantajlı gruplar için eşit fırsatlar sağlamak olarak kabul edilmektedir. Tüm birim ve otoriteler, hukuk eğitimine, yargılama sistemine, polis dahil kamu hizmetlerine, Parlamento seçimlerine ulaşabilmeyi kapsamaktadır. Aynı zamanda bu süreçte vatandaşların dışlanma, güçsüzlük, saygı duyulmama hislerinin üstesinden gelmeye yönelik sistem değişiklikleri tartışma konuları arasındadır. Sağlık, sosyal hizmetler, çalışma, şiddet mağduriyeti ve medeni yargılamaya ulaşma eksikliği arasındaki korelasyon, ileriye etkili adalete erişim sistemi konuları arasında görülmektedir.

 

Adalete erişim üzerindeki engeller nelerdir ve kadınların adalete erişimde yaşadığı engeller neden farklılık arz ediyor?

 

Adli makamlara başvuru, hukuki bilgiye ulaşma, dava açma süreçlerinde ekonomik kaygılar, kent içi ulaşım olanakları vb; genel olarak yoksulluk, eğitim genel adalete erişim engelleri olarak; gündelik hayata ve kent yaşamına katılma gibi süreçlerde eşitsizlik, kadınların, adalete erişim süreçlerindeki pozisyonlarını farklılaştıran etkenler olarak görülebilir.

 

Az sonra bahsedilecek olan neredeyse tüm kategorilerde Güldünya’nın adalete erişemeyişinin nedenlerini göreceğiz. Böylece onun durumunu özel kılan sorunların ne olduğunu tespit edebilmemiz mümkün olacak.

 

-Kategorik hak sahipliği

 

Kanun önünde eşitlik ilkesinin de gösterdiği gibi, “kategorik hak sahipliği”, yani adalete erişimdeki tarafsız ve ayrımcı olmayan düzenlemelerin yarattığı kategoriler, kadınlar açısından gerçek hayatta uygulanış açısından yapay kalma riski taşımaktadır. Kadınların ve erkeklerin gündelik yaşam deneyimleri arasındaki farklılık, bu tip “tarafsız” düzenlemelerin, kadınların aleyhine sonuçlanmasına sebep olabilir. Adli yardım hizmetlerine erişimde tarafsızlık, pratikte kadınlara, erkeklere göre daha az hizmet edebilir. Bunun nedeni olarak klasik liberalizm eleştirisini dayanak alabiliriz. Tarafsız ve devletten “karışmama”, “ayrımcılık yapmama” ödevini yerine getirmesini bekleyen düzenlemeler fiilî olarak eşitsizliklerin önüne geçmek için hiçbir zaman yeterli olmamıştır. Bu nedenle kategorik hak sahipliği de kadınların sosyoekonomik olarak fiilî farklılıklarını göz ardı ettiği nispette adalete erişimde eşitliği sağlamaya yetmeyecektir.

 

-Eşitlik ve farklılık ilkeleri

 

Liberal adalet anlayışları, kadınlara erkekler gibi eşit hak ve özgürlükleri talep eden anlayışlar olarak kabul edilebilir. Bu anlayışın yetersizliği en başta, kadınların erkeklerle aynı haklara sahip olmalarının, onları gerçek anlamda hak sahibi kılmayacağıyla ilgilidir. Az önce de belirtildiği üzere, liberal bir anlayıştan hareketle düzenlenen hak ve özgürlükler gündelik yaşamın çok çeşitli faktörlerinden kaynaklanan bir biçimde kağıt üzerinde düzenlendiği şekliyle uygulanma imkanı bulmaz.

Bu konuda Martha Nussbaum, cinsiyet ve toplumsal cinsiyet hiyerarşileriyle ilgili feminist teorilerin, kadın ve erkeğe eşit muamelenin yeterli olmadığını, güç ve fırsat hiyerarşilerini değerlendirip onları kaldırmanın gerekli olduğunu belirttiklerini ileri sürmektedir. Örneğin cinsel taciz alanında da benzer muamele yerine, belki de Althusser’ci bir yaklaşımla hiyerarşi ve bağımlılık üzerinde durulması gerekmektedir.

 

Kanun koyucunun eşitlik ve farklılık ilkelerini gözeterek yapacağı düzenlemelerde kamusal-özel alan ayrımının da tartışıldığı görülmektedir. Örneğin hukukun eve ne kadar karışacağı bir ikilik olarak kalmakta ve bunun da kamusal-özel alan ayrımıyla ilgili olduğu belirtilmektedir. Bu bağlamda da feminizmin “özel alan politiktir” sloganı önem taşımakta ve yine ailedeki iktidar ve güç ilişkisini görmezden gelen liberalizmin hiyerarşi ve bağımlılık üzerinde durmaması, kamusal-özel alan ayrımını problemli kılmaktadır. Bu da neticeten bize eşitlik ve farklılık ilkeleri gözetilirken liberal bir anlayıştan uzaklaşılması gerekliliğini bir kez daha göstermektedir.

 

-Adalet kurumlarının yapısal sorunları

 

Eril yargılama ve güvenlik kurumları, hakim, savcı, polisler dahil erkek görevliler, özellikle ev içi şiddet ve

cinsel saldırı gibi konularda, kadınların şikayetini ya da sürecin takibini, utanç veya damgalanma gibi korkularla birlikte zorlaştırmakta, kadınların hak ihlallerine karşı gerekli duyarlılığı göstermemektedir. Özellikle yargısal sürecin başlangıcında ve devamında, kolluk görevlilerinin, savcıların ve kurumların zayıflığı, adalete erişimi engellemekte, üstünkörü soruşturmalar ve kanıt toplamalar bunun somut örnekleri olmaktadır. Ayrıca belirtilmesi gerekir ki, verilen yargı kararlarında hakim ve savcıların cinsiyetinin yanısıra (veya cinsiyetinden öte), cinsiyetçi bakış açıları karar verme süreçlerini etkilemektedir.

 

Adalete erişimde adalete ilişkin sistemsel sorunların yol açtığı mağduriyetlere örnek verilecek olursa: CEDAW’ın 42. maddesi, eril kültürün hukuka yansımaması bakımından önemli olup, cezai işlemlerde gelenek, kültür, din veya sözde namusun, davranışın nedeni olarak kabul edilmemesine ilişkin hukuki düzenlemelerin yapılması gerektiğini içermektedir. Buna göre, özellikle ceza davalarında fiilin suça vücut verip vermeyeceği ya da kusur oranının nasıl belirleneceğinde çok önemli iki kavram olan haksız tahrik ve rıza, Türk yargısında kötü yorumlamalarla uygulanmaktadır. Cinsel suçlar bakımından en problemli kavramlardan biri rıza olup, bu terimin eril perspektiften ve önyargılara dayalı olarak anlaşılması, hukuk uygulamasında açıkça kendini göstermekte, cinsel saldırı veya taciz mağdurları adalete erişimde sert engellere takılmaktadır. Örneğin İnsan Hakları Derneği’nin “Kadına Yönelik şiddette Yargının Rolü” başlıklı çalışmasında 10.000’den fazla dosya taraması yapılmış, Trabzon’da da, Muğla’da da, 18 yaş altı taciz ve şiddet olaylarında mahkeme kararlarına “kendi rızalarıyla” fikrinin yansıdığı tespit edilmiştir.

 

Adalet sistemleri, sorunlarına çözüm sağlamak için teşkilatlandıkları toplumların değerlerini, örf ve adetlerini katı bir şekilde sistem dışı bırakmaz. Özellikle ayrımcı toplumsal kurallar ve toplumsal cinsiyete ilişkin yorumlamalar, adalet sistemlerinin gelişimini etkiler. Patriarkal karakterli adalet sistemleri, polis ve yargılama makamları dahil, adalet hizmeti sunan unsurların toplumsal cinsiyet bakımından olumsuz ön yargılarına ve ayrımcı tutumlarına yol açabilir.

 

-Toplumsal engeller

Toplumsal engeller de kadınların adalete erişimini zorlaştırmaktadır. Tarihsel çerçevede hukuk normlarının önyargıları besleyen ve sürekliliğini sağlayan ataerkil ideolojiden türetildiğini görmekteyiz. Esasen tarihsel materyalist bir yaklaşımla altyapı olan ataerkil kapitalizmin hukukun düzenlenmesinde normlara kaynaklık ettiği yorumu da getirilebilir.

 

Düzenlenmiş olan bu normların uygulamasına gelindiğinde ise, ataerkil ideoloji kaynaklı perspektifin hukuk uygulamasına hakim olduğu görülmektedir. Bu da, hukukun adaletsiz bir kurum olarak varlığını sürdürmesine neden olmaktadır. O kadar doğal olarak kabullenilmiştir ki bu durum, ilk başlarda üzerinde düşünmek dahi reddedilir veya gereksiz bulunur ve bunlar “gerçeklik” olarak korunmak istenir.

 

-Yoksulluk ve finansal kaynakların eksikliği

 

Yoksulluk ve finansal kaynakların eksikliği gibi sebepler de, kadınların adalete erişimi önündeki fiilî ve ekonomik engellerdendir. Özellikle ev içi şiddet durumlarında, kadınlar ihlallerden ve şiddetten korunmak için hukuk yollarına başvuramamaktadır çünkü çoğu durumda, mali olarak yiyecek, barınma, toplumsal konum gibi durumlar açısından faile bağımlıdır.

 

Adalete erişimde önemli bir unsur olarak avukatlık hizmetine erişimin maliyeti de kadınlar açısından yüksektir. Çalışma yaşamına katılma açısından kadın istihdamının toplam istihdam içindeki payı 2013 yılında %29,9’dur. Kentte kadın istihdam oranı, erkeğe kıyasla çok düşük seyretmektedir; 2013’te bu oran %23,4’tür. Ayrıca çalışan kadınların ücretleri, erkeklere göre daha düşüktür. Özellikle eğitim durumuna göre, kadınlar ve erkekler arasındaki ücret farkı değişmektedir.

 

Bu yoksulluğun ve yoksunluğun etkilerini adalet sisteminde çözmenin araçlarından biri olarak adli yardım kurumu oluşturulmuştur. Ancak adli yardım sistemi, ceza davası dışındaki alanlara ilişkindir ve Baro tarafından yürütülen adli yardım hizmeti, talep edene avukatlık hizmetini ücretsiz vermekle sınırlıdır. Görevlendirilen avukata, göreve başlamasıyla birlikte, avukatlık asgari ücret tarifesine göre ücret ödenir. Dolayısıyla Baroların verdiği adli yardım hizmeti HMK düzenlemesindeki şekliyle yargılama giderlerini ve diğer yargısal masrafları kapsamamaktadır.

 

Kadınların sosyal ve ekonomik yönden bulunduğu durum, ihlalciye olan bağımlılığı ve adli yardım sisteminin kadını her türlü maddi külfetten koruyacak şekilde oluşturulmaması nedeniyle yoksulluk ve finansal kaynakların eksikliği, kadınların adalete erişiminde gerçek bir engel olarak kabul edilmektedir.

 

-Kadınların mahkemelere fiziki erişimi ve maddi erişimindeki sıkıntılar

 

Mahkemede dava açmak ya da savcılığa şikayette bulunmak için adliyeye gelme zorunluluğu vardır. Davada taraf ya da tanık olan kadın çalışmasa bile, duruşmalar için evden adliyeye gelmesi, hem zaman gerektirir hem de maliyetlidir. Çalışanlar için de davada taraf veya tanık olarak duruşmaya katılmak için neredeyse tüm gün işyerinden izin almak gerekmektedir.

 

Adliyede çocukların bırakılacağı yerlerin olmaması ve bekleme alanlarının kısıtlılığı da, çocuklarına kendisi bakan kadınların adliye içi deneyimlerini ve adliyeye erişimlerini zorlaştırmaktadır. CEDAW BM Komitesi de seyahat etmekteki zorlukların, mali durumun ve çocuk bakımının kadınların adalete erişimi açısından sorun teşkil ettiğini vurgulamaktadır.

 

-Mahkeme kararlarının uygulan(a)maması

 

Kişilerin ve toplumun somut bir olay üzerine adalet duygularını tatmin eden kararların verilmesi ve bu kararların hayata geçmesi, adalete erişim sürecinin son aşaması olarak görülebilir. Zira artık adalete erişime ilişkin diğer engeller aşılmış, hak arama özgürlüğü kullanılmış, makul bir yargılama sürecinden geçilmiş ve tatmin edici bir karar alınmıştır. Oysaki kadınların uğradığı hak ihlalleri neticesinde tüm engelleri aşarak başlattıkları yargılama süreci lehlerine sonuçlansa dahi yeterince efektif olmayan veya efektif olsa dahi uygulanmayan kararlar ortaya çıkmaktadır.

 

Kadınların zararını karşılayacak uygun tazminat veya koruma biçimlerinin yokluğu, ayrımcı olmayan, önleyici, vaktinde, orantılı ya da dönüştürücü çözümlere erişimi sağlamakta başarısız bir adalet sistemi, kadınların adalete erişimindeki engelleri yaratmaya devam eder. Örneğin şiddet gören kadınların aldığı koruma ya da tedbir kararlarının etkisizliği de önemli bir sorundur. Çoğu kadın, defalarca uzaklaştırma kararı almasına rağmen, partnerlerinin şiddetinden korunamamaktan şikayetçidir. Ne kadar çok koruma kararı verilirse verilsin, bu kararların etkin şekilde uygulanmaması, özellikle şiddet durumlarında iki kez mağduriyet yaratmaktadır.

Dolayısıyla adalete erişimin son halkası olarak görülebilecek kararın icrası bakımından, ilk olarak tatmin edici ve efektif kararlar verilmeli, ardından bu kararların istisnasız ve olması gerektiği gibi uygulanması sağlanmalıdır. Aksi hâlde adalete erişim hakkı bir kez daha ihlal edilmiş olur.

 

Sonuç

 

Sonuç olarak, hukuk normları getirmenin yeterli olmadığı ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile birlikte kadınların toplumda yer alan dinamiklerdeki patriarkal motiften kaynaklanan durumu göz önüne alındığında, adalete erişim açısından sistematik ve kategorik bir sorunlar zinciri olduğu görülebilir. Bu nedenle az önce anlattığım ve kadınların karşılaştıkları adalete erişim engellerinin kaldırılabilmesi ve Güldünya’nın bir kez daha ölmemesi için adaletsizliği fark edebilmemiz, patriarkal zincirin kırılması ve sorunun sistematik olarak kademeli biçimde çözülmesi gerekir.

 

Kaynaklar

1. Martha C. Nussbaum, “Challenge of Gender Justice”, Against Injustice: New Economics of Amartya Sen, Cambridge University Press, 2009

2. Prof. Dr. Gülriz Uygur, “Toplumsal Cinsiyet ve Adalet: Hukuk Adaletsizdir”, Ankara Barosu Dergisi, 2015/4

3. Arş. Gör. Duygu Hatıpoğlu Aydın, “Kadınların Adalete Erişimi”,  Ankara Barosu Dergisi, 2015/4

4. “Legal Framework and Access to Justice”, http://www.gsdrc.org/go/topic-guides/gender/ legal-framework-and-access-to-justice#intl, E.T. 05.09.2015

5. Mary Jane Mossman, “Gender Equality, Family Law and Access to Justice,” International Journal of Law and the Family 8 (1994): 36.
6. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Türkiye’de Kadın İşgücü Profili ve İstatistiklerinin Analizi, 2014, Ankara, 26.
 

[1] Bu metin, 4 Mayıs 2016 tarihinde gerçekleştirilen II. Hukuk ve Sanat Günleri kapsamında Yiğitcan Çankaya ve Aylin Yavuz tarafından sunulan “Müzik Atölyesi: Güldanya’nın Şarkısı” başlıklı sunumdur.

[2] Yiğitcan Çankaya, Atılım Üniversitesi Hukuk Fakültesi 4. sınıf öğrencisi, Hukuk ve Sanat Topluluğu Üyesi.

EŞİTLİK ÇOK GÜZEL GELSENE: ATILIM KASAUM LİSANS ARAŞTIRMA PROJESİNİN KAZANDIRDIKLARI[1]

Ayşe Ceren Tonyalıoğlu

Atılım Üniversitesi Hukuk Fakültesi

2. Sınıf Öğrencisi

http://retired-kasaum.atilim.edu.tr/shares/kasaum/images/Resim6(1).jpg

 

Atılım Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2. Sınıf öğrencisiyim.  Geçen gün yaşadığım bir olaydan bahsetmek istiyorum. Geçenlerde hayatımda ilk defa makarna yaptığımda şehir dışında olan ailemi aramıştım ve onlara da haber vermek istemiştim. Ailem bunu duyunca çok sevinmiş ve heyecanlanmıştı. Oysa Lisans Araştırma Proje Şenliği öncesi ailemi arayıp bir projede yer aldığımdan ve bu projenin sahne sunumunu benim gerçekleştireceğimden bahsettiğimde aynı şekilde sevinmediklerini ve heyecanlanmadıklarını fark ettim. Başka bir deyişle ailem, benim bu sunumum için bir makarna kadar heyecanlanmadı. Sonra bunun neden böyle olduğunu düşünmeye başladım. Bu gibi olay ve durumlarla pek çok kadın arkadaşımın karşılaştığını biliyorum. İşte bu yazıda projemizin sahne sunumundan yola çıkarak bu sorunun da cevabını vermeye çalışacağım.

 

Öncelikle projemizin adı Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Duyarlı Üniversite ve Kadın Dostu Kampüs. Peki o zaman toplumsal cinsiyet nedir? Hepimiz küçükken büyüdüğümüzde istediğimiz her şeyi yapabileceğimizi, hayallerimizi gerçekleştirebileceğimizi, kendi hikayemizin kahramanı olabileceğimizi düşünürüz. Oysa büyüdüğümüzde bize sadece toplumsal cinsiyet rollerinden kaynaklı belli kalıp roller verilir ve bu rollere uygun davranmamız beklenir. Dolayısıyla toplumsal cinsiyet bizim hayallerimizi gerçekleştirmemizin önünde bir engel olarak karşımıza çıkıyor.

 

O zaman toplumsal cinsiyet eşitliği ne demek? Bir insanın cinsiyeti ne olursa olsun hayatta eşit şekilde görünmesi demektir. Buna örnek olarak dünyanın en önemli siyasi toplantılarından eğer erkekleri çıkartırsak nasıl bir görüntü ortaya çıkıyor bunu göstermek istiyorum. G8 liderlerinden bir fotoğraf, İngiliz Parlamentosundan bir fotoğraf, BM Kadın Hakları toplantısından bir fotoğraf, Obama’nın Beyaz Sarayda düzenlediği bir toplantıdan fotoğraf ve en son olarak da Türkiye’nin kaymakam adaylarının yer aldığı fotoğraf. Hepsinin ortak özelliği bu görsellerde kadınların azlığı. TBMM’de sadece %15’i kadınlardan oluşmaktadır. Biz istiyoruz ki hem bu sayı artsın hem de bu mevkilerde bulunan erkekler toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı olsunlar.

http://retired-kasaum.atilim.edu.tr/shares/kasaum/images/Resim2.pnghttp://retired-kasaum.atilim.edu.tr/shares/kasaum/images/Resim3.png

 

Peki aynı zamanda neden kadın dostu kampüs? Çünkü bir insanın ileride iş hayatında ve gündelik yaşantısında sergileyeceği tutum, aldığı eğitim ile doğru orantılıdır. Demek oluyor ki daha eşitlikçi ve güvenli bir üniversite hayatı daha eşitlikçi bireyler anlamına geliyor. Buna çarpan Etkisi diyoruz.

Bu çerçevede Atılım Üniversitesi, 2015 yılında YÖK’ün hazırladığı Tutum Belgesi’nden daha önce davranarak 2010 yılından bu yana bu konuda çalışmalarını yürütmektedir. Okulumda kadın destek birimi AKADEM, daha eşitlikçi bir üniversite için KASAUM ve çalışma grupları yer almakta olup ayrıca Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Hakları seçmeli dersi verilmektedir. Ayrıca Üniversitemizin akademik birimin % 52’si, idari birimin % 35’i kadınlardan oluşmaktadır.

http://retired-kasaum.atilim.edu.tr/shares/kasaum/images/Resim5.jpg

 

Biz de proje ekibi olarak istedik ki neden bunu bir adım öteye taşımayalım. Bu kapsamda öncelikle atölye çalışmaları düzenledik. Kampüs içi saha çalışması yaptık, 400 öğrenciye anket uyguladık. 8 Mart Dünya Kadınlar günü için büyük bir şenlik organize ettik. ‘Kadınlar el ele’ sloganı ile kadın dayanışmasını vurgularken, ‘kadınlarla el ele’ sloganı ile erkekleri de bu dayanışmaya katmak istedik. Gün içinde çeşitli konferanslar düzenledik, Hukuk Fakültesinden Atılım Meydan’a 8 Mart Korteji oluşturduk. Atılım Meydan’ı gün boyu standlarımız, müzik etkinlerimiz ve ikramlarımızla hareketlendirdik. Gün boyu hatıra fotoğrafları çektirdik. Ayrıca Yenimahalle Kadın Sığınma Evi için kampanya düzenleyerek büyük miktarda yardım topladık. Tüm bu çalışmalarımız kapsamında Birleşmiş Milletler HeforShe kampanyasının aktif üyesi olduk. ‘Eşitlik çok güzel gelsene’ bizim sloganımız oldu.

 

Projemiz şimdiden örnek olarak gösterilmeye başlandı. İstanbul’da düzenlenen Türkiye KASAUM’lar toplantısında projemiz büyük ilgi gördü ve diğer üniversiteler kendi kampüslerinde uygulayabilmek için bizden çalışmalarımızın raporlarını istediler. Projemiz aynı zamanda sürdürülebilir bir projedir. Amacımız bunun uzun soluklu olması ve bu kapsamda çalışmalarımıza devam etmektir. İleriye yönelik kısa ve uzun vadeli planlarımız bulunmaktadır. Bu tür çalışmaların iyi bir makarna tarifi kadar kadar heyecan uyandırması dileğimle..

http://retired-kasaum.atilim.edu.tr/shares/kasaum/images/Resim1(1).jpg

 

[1] Bu yazı Atılım KASAUM LAP Sahne Sunumu metninin gözden geçirilmiş halidir.

KASAUM KADINA YÖNELİK ŞİDDETLE  ULUSLARARASI MÜCADELE GÜKONFERANSI

*Şeyma Kesim

 

Atılım Üniversitesi’nin 20.yılı kapsamında KASAUM tarafından gerçekleştirilen etkinliklerin ilki tüm dünyada ses getiren eylemler, toplu gösteri ve yürüyüşlerle önemi hatırlatılan bir kadın hareketine dairdi: Kadına yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü.

25 Kasım 1960 tarihinde Dominik Cumhuriyeti’nde, Trujillo diktatörlüğüne karşı mücadele eden Patria, Minerva ve Maria Mirebel kardeşler tecavüze uğrayıp öldürüldü ve bu tarih toplumsal cinsiyet eşitsizliğine, ayrımcılığa, ataerkil toplumsal şiddete, aile içi şiddete, savaşa, ırkçılığa karşı toplumsal hareketin simgesi haline geldi.

Mirebel kız kardeşlerden birinin kod adının kelebek olmasından da esinlenilerek; o günden sonra bu üç kız kardeş, gerek Dominik'te gerek dünyada "kelebekler" adıyla efsaneleştirilerek anılmaya başlandı. 1981 yılında toplanan Latin Amerika Kadın Kurultayı tarafından, Mirebel kardeşler anısına "Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü" ilan edilmesiyle bu tarih sadece bir anma etkinliği olmakla kalmayıp toplumsal bir kadın hareketine evrildi. 1985 yılında Birleşmiş Milletler tarafından "Kadına Yönelik Şiddete Karşı İçin Uluslararası Mücadele Günü" adı verildiğinde ise tüm dünyada kadın hakları aktivizmine dair en önemli tarihlerden biri haline geldi.

*****

Bu kapsamda Atılım Üniversitesi’nde KASAUM tarafından düzenlenen Kadına Yönelik Şiddete Karşı İçin Uluslararası Mücadele Günü Konferansı ile başta öğrenci ve akademisyenler olmak üzere pek çok kesimi bir araya getiren önemli bir etkinlik gerçekleştirildi. Toplumsal cinsiyet kavramı ve kadına şiddet üzerine yoğunlaşılan konferansta alanında uzman isimler katılımcılarla buluştu. Konferansın yanı sıra Kadriye Zaim Kütüphanesi içinde Atılım Üniversitesi Kadın Hakları Topluluğu ve KASAUM tarafından oluşturulan standlarda katılanlara toplumsal cinsiyet eşitliğine dair bilinçlendirici hediyeler dağıtılıp, konuya ilişkin bilgilendirmeler yapılarak birebir diyaloglar ile bu konuda bilinçlenmenin önemi hatırlatıldı. Karikatür sergisinin gerçekleştirildiği ve Yenimahalle Belediyesi Kadın Sığınma Evi Bağış Kumbarasının da kurulduğu fuaye alanına katılımcıların ilgisi yoğundu.

*****

Her yıl yaptığı etkinliklerle öğrencileri alanında uzman isimlerle buluşturan KASAUM, bu yılki etkinliklerinin ilk adımı olarak üyesi Öğr. Gör. Damla Songur düzenleyiciliğinde KASAUM Başarıyı Paylaşım Programı öğrencileri ile birlikte kadın ve çocuk hakları savunucusu Avukat Feyza Altun ve BM Toplumsal Cinsiyet Uzmanı Zeliha Ünaldı ile bir konferans gerçekleştirdi. Başta Atılım Üniversitesi olmak üzere pek çok üniversiteden katılımcının yoğun ilgi gösterdiği konferans, KASAUM Müdürü Doç. Dr. Gül Güneş’in açılış konuşmasıyla başladı. Toplumsal cinsiyet algısı üzerine bilgi veren ve anılarını katılımcılarla paylaşan Avukat Feyza Altun, toplumsal yaşamda özellikle kadın, çocuk ve LGBTİ bireylerin karşılaştığı cinsiyet ayrımcılığından ve buna tepki verilmesi gerektiği konusunda bilinçlenmenin öneminden bahsetti. Kadına yönelik şiddette uluslararası çalışma ve işbirliğinin öneminden bahseden Zeliha Ünaldı ise şiddetin temel sebebinin toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklandığını şu cümleyle belirtti:  ’’Kadına şiddet bir salgın ise, eşitsizlik de onun mikrobudur.’’

*****

Avukat Feyza Altun kendi anılarından bahsederken ‘’Kadının Fenni’’ kitabını yazmasında başrolün babasına ait olduğundan bahsetti. Babasının aile içindeki ataerkil tavrının onu başta kendi hakları olmak üzere zamanla tüm ülke ve dünya kadınlarının hakları için mücadele etmeye ittiğini belirten Altun, “Bir kişi, bir kişidir.’’ diyerek bugün ülkede yaşanan kadın hakları ihlallerinin temelinde özellikle ailenin rol oynadığını ve eğer bir birey bile bilinçlenirse domino taşı etkisiyle diğer bireyleri etkileyeceğini ve bunun zamanla toplumun da bilinçlenmesine katkı sağlayacağını ifade etti. Kadınların bu konudaki bilincinin oluşmasında en büyük etkinin aktivist hareketlere ait olduğunu belirten Altun “Önemli olan önce kadınlardaki aile, okul, işyeri ve toplumca oluşturulmuş önyargıları kırmak ve onların da kendi kabuğunu kırmasını sağlamak için bilinçlendirme hareketleri oluşturmaktır.” dedi. Katılımcıların kendisine yönelttiği sorularda yargı kararlarının toplum algısını büyük oranda etkilediğini belirtti. Şiddete yasalar ve yargı kararlarıyla meşru zemin hazırlanmasına toplumun tüm kesimlerince tepki gösterilmesinin önemini belirtti. Bu konuda iktidar partisi milletvekillerince verilen önergenin toplum tepkisiyle geri çekildiğinin hatırlatan Altun “Bir kişi bir kişidir ve bir kişi aslında herkestir.” diyerek, kişilerin birbirlerinden aldığı güç ile bir toplumsal hareket yarattığını vurguladı.

Konferansın bir diğer konuğu BM Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Uzmanı Zeliha Ünaldı ise bu alanda uzmanlaşmasının hikâyesini katılımcılarla paylaştı. ODTÜ’yü kazandığında şehir dışında tek başına yaşamanın bir kadın için zor olduğu ve uygun biriyle evlenirse Ankara gibi büyük bir şehirde daha rahat edeceğini iddia eden çevresiyle mücadelesinden bahseden Ünaldı toplumsal cinsiyet eşitliği bilincinin oluşmasında ailenin etkisini vurguladı. Kendisinin hikâyesinin, ona sonuna kadar güvenip destekleyen ve çevresinin evlilik tavsiyelerine karşı çıkan babasının bu bilinçli tavrı ile başladığını belirtti. Ayrıca üyesi olduğu kuruluşun (BM) kadın hakları ve sorunları kapsamında pek çok etkin alt biriminin olduğundan bahseden Ünaldı her bir kadın sorunun altında toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yattığını ve oluşan kadın haklarının ise kaynağını eşitlikten aldığını belirtti. Kadınların toplumsal hayatta pozitif ayrımcılık veya üstünlük beklemediğini sadece eşitlik için mücadele ettiğini vurgulayan Ünaldı henüz siyasette dahi kadın etkisinin bu denli az oluşu söz konusuyken katedilecek yolun uzun olduğunu fakat Birleşmiş Milletler’in bu konuda oldukça etkin çalıştığını bildirdi. Bu yıl “Dünyayı Turuncuya Boyayalım” sloganıyla yola çıktıklarını belirten Ünaldı kampanyanın içeriğini katılımcılarla paylaştı.  “Dünyayı Turuncuya Boyayalım Kadına ve Kız Çocuklarına Yönelik Şiddet Son Bulsun” küresel girişimi, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kadına Yönelik Şiddeti Sonlandırmak için RLEŞİN isimli küresel kampanyası adına UN Women’ın öncülüğünde gerçekleştiriliyor. Kampanya için, kadına yönelik şiddetin olmadığı daha parlak bir geleceği temsil eden turuncu rengi seçildi. 16 günlük aktivizm boyunca dünyanın her yerinde etkinlikler düzenleniyor. Kampanya 10 Aralık İnsan Hakları Gününde sona erecek.

*****

Konferans katılımcılar ve konuşmacıların soru, cevap etkinliğiyle sonlandı. Sonrasında “Kadının Fenni” kitabı için oluşturulan stantta Avukat Feyza Altun okuyucuları için kitaplarını imzaladı. Hem konuşmacılar hem de katılımcıların büyük bir mutlulukla ayrıldığı konferans için teşekkürleri kabul eden KASAUM güzel bir etkinliğin daha haberini verdi.  Buna göre, Atılım Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi 2015-2016 LAP etkinlikleri kapsamında Birleşmiş Milletler (BM) ile kurmuş olduğu diyaloğun önemli bir geri bildirimi olarak Kadına Karşı Şiddetle Mücadelede Birleşmis Milletler "Dünyayı Turuncuya Boyayalım" 16 Günlük Aktivizm Kampanyası’nda paydaşlardan biri olarak yer alarak; 16 gün boyunca çeşitli etkinlikler düzenleyecek.

Orlando, Bir ‘Kadın’ Doğdu!*

 
Kübra Bulut** 

http://retired-kasaum.atilim.edu.tr/shares/kasaum/images/15369877_10154653309592221_1083877621_o.jpg


Mizahi, fantastik ve coşkulu bir anlatımı olan Orlando, Virginia Woolf’un özgün eseridir. Roman, Orlando’nun hayatındaki değişiklikler, karamsar iç dünyası ve hayatına giren insanlar ile şekillenir. Yazar, ‘yaşam öykücü’ sıfatı ile olayların seyrine sık sık müdahale etmekte ve yorum yapmaktadır. Orlando’nun gözünden ve yer yer yaşam öykücünün gözünden yazılan romanda, kahraman ve ilahi bakış açıları kullanılmıştır. Romanda çevre ve insan betimlemelerine sık sık yer verilmiştir ve yazar bu yol ile bizlere dönemin tüm özelliklerini yansıtır.
 

Orlando şairane ruhlu, zarif bir adamdır. Üç yüz altmış odalı şatosunda yanında çalışan hizmetlileri Orlando’yu, edebiyat aşkına tutulmuş bir beyzade, diye betimlerler fakat dönemin toplumu Orlando’nun edebiyat sevdasını yanında çalışan hizmetlileri kadar hoşgörülü karşılamaz. Edebiyat, soyluların uğraşmaması gereken, insanı delirten bir alt sınıf uğraşıdır. Oysa Orlando’ya göre, soylu atalarından geriye kalan sadece iskelet olmasına rağmen, şiir kitapları yıllara meydan okur. 
Bu düşünceden yola çıkarak bir kitap yazar ama dönemin ünlü kitap yorumcusunun kendisiyle dalga geçmesi üzerine edebiyata küser. Yaşam öykücü bu küsüşü, kitabıyla alay edilmesi o’nu prensesin aşkıyla alay etmesi kadar incitmişti, diye yorumlar. 
 

Edebiyata küsen Orlando, ülkesine hizmet etmek ister ve Kralın elçisi olarak İstanbul’a gelir. Türkiye’ye geldiği zaman fantastik bir şekilde değişime uğrar ve otuz yaşındayken bir sabah kalktığında kadına dönüşür. Bu değişimi, sadece vücudum değişti, ben hala aynı benim diye yorumlar, zira kadın olmak dolgun meme ve iri kalçadan daha fazlasıdır. Henüz toplumun kadınlara olan davranışını görmemiş, 19. yy’in kadınlara biçtiği rolün içine girmemiştir. Kısa bir süre sonra sokakta istediği gibi tek başına dolaşamayacak hale geleceğinden henüz haberi yoktur. İffetini koruması, sürekli kibar olması ve kendisine üstünlük taslayan beylere gülümseyerek çay servisi yapması gerekince kadın Orlando ile erkek Orlando arasında bir fark olmadığı düşüncesi doğruluğunu yitirecektir. 
 

Orlando değişiminden sonra İngiltere’ye dönünce bir akşam rahatlamak için tek başına dolaşmaya çıkar ve evine dönebileceği en berbat ruh hali ile döner. Havasızlıktan boğulmasına ramak kalmadan, kendisine zümrütlerle işlenmiş bir kurbağa hediye edilmeden ve bir arşidükten evlenme teklifi almadan yürüyüşe çıkamayacak mıdır? Hayır. Çünkü artık o bir kadındır. 
 

Orlando, 19. Yy’in kadınlara biçtiği rolün içinde boğulacak gibi olur. Ancak aykırı ve güçlü kişiliğinin yardımıyla yaşamındaki büyük dönüşümün üstesinden gelmeyi başarır. Roman 1928 tarihinde sona erer. Otuz yaşında kadına dönüşüp dört yüz yıl yaşayan Orlando, romanın sonunda boyun eğmez çağdaşlığı ile dimdik ayaktadır.
 

Bir insanın dünyaya gelmesi mucizevi bir başlangıçtır. Fakat bir insanın ‘kadın’ olarak dünyaya gelmesi bir bitiştir. Bu noktada başlangıç ile bitişin kesiştiğini göreceğiz. Günümüzde iki insan konuşurken konuşacak bir şey kalmaz ve bir sessizlik olursa, ‘kız çocuk doğdu’ denir. Çünkü derin sessizlikler kız çocuk doğunca, büyük şenlikler erkek çocuk doğunca olur. Bu dünyada kadın olarak dünyaya gelmek beraberinde kocaman bir sessizlik doğurur ve büyüyen kız çocuğu hayatının sonuna kadar taşır bu sessizliği. Sessizce iffetini korumalı, kocasını sessizce alttan almalıdır. Dayak yiyen kadın bağırmaz, yüzündeki morlukları göstermeye sessizce utanır evden çıkamaz. Sessizce sadık olmalıdır günümüzde kadın. Sessizce görmezden gelmelidir kocasının sadakatsizliğini çünkü erkektir, yapabilir. Döneceği yer yine evidir.  Çocuklarını sessizce okula göndermelidir. Anne olmalıdır, çocuk doğurmalı ve çocukları için sessizce göğüs germelidir başına gelenlere ve muhtemelen geleceklere. Bu roller ona doğumunda biçilmiştir. Doğumundan ölümüne kadar giymek zorunda olduğu bir kıyafettir kadının sessizliği. Sırf kadın olduğu için giymek zorunda kaldığı bir elbisedir.
 

Kadına biçilen roller, kadın bedeninin üzerine allanıp pullanıp çok çekici bir elbise gibi geçirilmiştir ve kadın bu rollerden biçilmiş elbiseyi ona ne kadar ağır gelse de çıkarıp atamaz. Çünkü o elbise olmadan ‘çıplak’ kalır. Çıplak bir kadın, toplum tarafından kabul edilmez, dışlanır. Çıplak kadın namussuzdur ve namus bekçileri tarafından azarlanır. Toplum, benim namusumun bekçisidir. Öfkelidir, eli ağır, dili serttir.  Özgürlük isteyip sokaklarda koşamaz günümüzde kadın, ayıptır. Çok sesli gülemez. Neşeli ise, ‘iffetsiz’ olabilir.
 

Toplum; sokaklarda akşam altıdan sonra dolaşmayı kabul etmeyen, kız torununu okula gönderirken erkek öğretmeninin gözüne bakmamasını nasihat eden yaşlı bir dededir.  Toplum…
 

Bu saçmalıklara daha fazla devam etmeyeceğim. Toplum biziz. Toplum; bizzat benimdir. Toplum, benim doğacak çocuklarımdır. Benim annemdir, babamdır, öğretmenim ve arkadaşlarımdır. Toplum kadın Orlando ve erkek Orlando’dur. Toplum, sessiz kalan kadınlar, şiddet mağduru çocuklardır. Özgürlüğü için savaşan da toplumdur, özgürlükle savaşana savaş açan da… Bizler, bu karanlık toplumun aydınlık parçalarıyız. Bu aydınlığı karanlığa dağıtmazsak karanlıkta ya kaybolacak ya hapsolacağız. Yaktığımız ufacık ışık süreklilik sağlayamazsa sönecek ve biz yolumuzu şaşıracağız. Yüzyıllardır süregelen bu saçmalıkları değiştirecek olan, bizleriz. Bizler bu değişimi sessizliğimizi bozarak, mücadele ederek, eğitim ile gerçekleştireceğiz. Hepimiz bir roman kahramanıyız ve roman bittiğinde kadın Orlando gibi boyun eğmez çağdaşlığımızla dimdik ayakta durmalıyız. Bize biçilen kalıba girmeyecek, bize kalıp biçeni değiştireceğiz.

----------------------------------------------------------

* Bu kitap değerlendirmesi, Atılım Üniversitesi KASAUM’un paydaşlarından biri olduğu “BM Kadın ve Kız Çocuklarına Yönelik Şiddete Son Vermek İçin Dünyayı Turuncuya Boya!” kampanyası kapsamında hazırlanmıştır. Yayımlanmadan önce Öğr. Gör. Damla Songur tarafından gözden geçirilmiştir.

** Kübra Bulut, Atılım Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2. sınıf öğrencisi.

Orlando: Zamansız Bir Ruh*

Tutku Mavi Erkılıç**

 

Virginia Woolf hayat verdiği karakterleri zihninin algıladıkları üzerinden çizer. Aktardığı izlenimler arasında organik bir bağ vardır. Orlando, teması zamanın çok katmanlılığı, formu ise şiirsel düzyazı olan 1928 doğumlu romanıdır. Zamanı kronolojik olarak olanaksız bir genişlikte kullanmakla kalmaz, dönemler arasında sınırlar çizmeden dolaşır. Karakterlerin psikolojisi mekânlarla birlikte görünür hale gelir,  jestler ve sözler doğallıklarını korur. Geleneklerle çatışan insan, zamanın ruhunun daha güçlü bir biçimde görünmesini sağlar. Woolf’un dünyadan göçmesi zamanının ruhuna ayak uyduramamasındandır ancak Orlando zamanı sınırsızca yaşarken Woolf’u da beraberinde taşır. Orlando (1928) ve Kendine Ait Bir Oda (1929) romanları aynı dönemlerde yaratılmış olmasının yanı sıra tematik açıdan paralellikler taşır: İlki zamanın sınırlamadığı bir özgürleşmeyi arzulayan bir fantezi iken ikincisi yazarlığın yaratıcı doğası üzerinden özgürleşmenin öğretisine odaklanır.  Woolf, “Kendine Ait Bir Oda”dan erkek egemen dünyaya seslenir, feminist harekete klasik bir eser bırakır.

 

Woolf’un “Orlando”su üzerine… Uygarlığın barbarlık, barışın savaş, aşkın zayıflık, çekiciliğin yetersizlik, özentinin çaresizlik ve güzelliğin yoksunlukla olan ilişkisini bir kez daha görmüş ve bu kavramların çoğunlukla birbirinin yerine kullanılageldiğini bir kez daha anlamıştım. Yaşam bir yanılgılar yumağıydı ve yaşamı bir krizler güncesine çevirmemek için görmemek duymamak ve düşünmemek gerekiyordu. Oysa yaşama karşı başkaldırmadan ve gerçeğe karşı düzlükler kurmadan Orlandolar var olamazdı.

 

İngiltere’nin en soylu ve nüfuzlu ailelerinden birinin mirasçısı olan şair ruhlu Orlando serüven dolu yaşantısına Kraliçe I. Elizabeth’in gözdesi olarak başlar. Arayışlar içinde geçen inişli çıkışlı dört yüzyıllık yaşamının orta yerinde bir dönüşüme uğrar.

 

Orlando romanı,  roman a clef (gerçek kişi ve olayların kurmaca görünümü altında sunulması) türündedir. Roman Woolf’un gösterişli Vita Sackville-West’e yazdığı, poetik düzyazı formunda bir aşk ilanıdır.

 

1949 yılında Londra’da doğan Sally Potterın kamerayla ilk tanışması 1963 yılına rastlar. 1974 yılında dans grubu kurar ve koreograf olarak ünlenir. 1979’da Puccini’nin “La Boheme” operasının serbest bir uyarlaması olan “Thriller” adlı kısa filmle yönetmenliğe adım atar. Potter’in filmografisinde öne çıkan filmler şunlardır: “The Gold Diggers” (1981), “Women in Soviet Cinema” (1988), “The Tango Lesson” (1997) ve “The Man Who Cried” (2000).

 

Ve Orlando

Yönetmen: Sally Potter

Senaryo: Sally Potter (Kaynak Roman: Virginia Woolf)

Görüntü: Aleksei Rodionov

Müzik: Potter & David Motion (Handel) (Lirikler: Potter)

Kurgu: Herve Schneid

Oyuncu: Tilda Swinton (Orlando), Quentin Crisp (Kraliçe I. Elizabeth ), Charlotte Vandery (Aleksandra Menchikova), Lothaire Bluteau (Khan), Billy Zane (Shelmerdine), John Wood (Archduke Harry), Jessica Swinton (Orlando’nun Kızı)

Yapımcı: Sally Potter                                      

Yapım: UK-Rus-Ita-Fra

Marseille 1992 Best Film & Best Actress

Venedik 1992 İzleyici En İyi Film

Selanik 1992 Best Film & Best Actress

Felix 1993 Young European Film

 

Orlando’nun 400 yıllık yolculuğu aracılığıyla İngiliz kültürünün kökenlerine, cinsel devrim tarihine, salon edebiyatının inceliklerine, savaş ve barışın çok bilinmeyenli denklemine, cinsiyet ve kimlik ilişkisine odaklanırız. Yüzyıllar içinde dekor, jest, kostüm ve aksesuar kombinasyonu içinde yol alırız. Potter kendi deyimiyle dönemleri kostüm, müzik ve şiirle aktarır. Tarihsel dönemler yedi ana sekans bloğu olmak üzere belirtilir.

 

1600 (ÖLÜM):  Eliza parçasının androjen tarzda seslendirilmesi Kraliçe’nin değerini azaltmasa da cinsiyetçi ve ironik bir dokundurmadır. Parça kraliçeyi güzel ve kutsal olarak sunsa da Eliza çoşku uyandıracak durumda değildir, bu durum görkemli teknenin önemli yolcusunun kimliğini ele verir. Elizabeth’in (oyuncu Quentin Crisp, bir erkek!) içinde elini yıkadığı ve Orlando’nun taşıdığı kase arınmaya vurgu yapar, bundan böyle Orlando geçmişinden arınır ve Elizabeth’in gözdesi olarak sadece ona ait olur. Eliza müziği yolculuğu boyunca Orlando’ya eşlik eder ki bu durum Elizabeth’in koruyucu, güven verici ve kutsayıcı varlığının Orlando’da yer ettiğine dönük bir göndermedir.

 

I.Elizabeth çevresi hizmetçiler ve asilzadelerle çevrili mülkünü, sararıp solmaması koşuluyla Orlando’ya bırakır ve gözdesi olduğunu ilan eder. Kraliçe’nin köpeklerini gezdirmesine izin verilmesi Orlando için şeref ve ayrıcalıklı konumunu gösteren bir göstergedir. Elizabeth’in en sık kullandığı kelime olan “Come!” kraliyetin emir kipi olarak pozisyonu dolayısıyla sıradanlaşmış karakterlerle özdeşleşir. Elizabeth dönemi canlı ve çağıran renklerle verilir, sonbahar atmosferi baskındır: Kırmızı ve altın renkleri gücün simgesidir.

 

1610 (SEVGİ):  Victorian stili bir resimde Orlando’nun buz altında donmuş çiçekler ve meyveler arasında kadına dönüşmüş bir şekilde görünmesi aşk kurbanı olduğunu çağrıştırır. Kraliçenin ve ailesinin ölümünün ardından Orlando Favilla ile nişanlı olmasına rağmen gönlünü Rus prenses Aleksandra’ya kaptırır.  I. James döneminde donan Thames nehri bu aşka kucak açar. “Aşkınız için tavşan yerine kurt avlar, viski yerine votka içerim”, Orlando’nun bu mecazına Aleksandra somurtarak cevap vererek hoşnutluğunu saklamasa da çabayı yetersiz bulduğunu gösterir. “Bir erkek yüreğinin peşinden gitmeli” sözü Orlando’nun kadınsılığını ortaya koyar. Favilla tüm bu olanlardan sonra Orlando’yu rezil ederek terk eder.

 

Panayırda Musa’yı denizkızlarıyla yatakta gösteren tablo hem arzuyu hem okyanusları aşma arzusuna gönderme yapar. Aleksandra’ya erkek çocukmuş gibi Sasha denmesi de cinsiyetçi bir şaka olsa gerek: Sasha’nın Londra’da bulunmasının nedeni erkek kardeşinin olmamasıdır.

 Aleksandra son buluşmalarına gelmez. Kalbi kırık ve eli boş kalan Orlando derin bir uykuya dalar. 

 

1650 (ŞİİR): Orlando uyanır ve kalbini teskin etmek için kendini şiire verir ama yeteneği olmayınca sonuç berbattır. Dönemin şair geçinenlerinden biri olan, Orlando’ya kol kanat geren ve tek derdi aylığa bağlanmak olan Nick Greene’in alay ettiği çocuk şiirleri yazar.

 

1700 (POLİTİKA): Orlando politikaya atılır: William of Orange ünvanıyla Orta Asya büyükelçisi olarak atanır. Khan ile ahbaplığı sayesinde doğu kültürüne uyum sağlar. Archduke Harry onu kral adına ödüllendirir ama genç Khan ondan askeri destek ister.  Bunun dışında, Doğu her koşulda teslimiyet ve bağlılığı şart koşarken, Batı için öteki gördükleri insan bile değildir. Orlando ölme ve öldürme arasında bir taraf olmak yerine uyumayı seçer çünkü kadınlık içgüdüsü hayattan yanadır. Uykusundan bir kadın olarak uyanır. Yatağını çevreleyen hakim renk, reenkarnasyona yönelik simgesel bir gösterge olarak kullanılan şafak mavisidir. Lady Orlando’nun kadınlığını ele veren sadece bedeni değildir, boynunu ve bakışlarını bir kadın olarak kullanmayı çabucak öğrenir. Bu sahnede İtalyan ressam Botticelli’nin “Birth of Venus” tablosuna esprili bir gönderme vardır.

 

1750 (TOPLUM): Orlando bir salon güzeli olarak katıldığı Londra partilerinde aşağılanır. Yer yer elbisesinden taşan vücudu dışında sahip olduğu bir şey yok gibidir. Lady Orlando’nun döndüğü Londra’da giydiği elbiseler uygulanan baskı ve sınırlamaların simgesi olur. Orlando yeni kimliğiyle Londra’ya döndüğünde ünlü salon gevezeleri arasında can sıkıntısından patlar.

 

İngiltere ve İngiliz toplumu üzerine ironik taşlamaların hedefinde salon entelleri vardır: Guliver’in yaratıcısı Jonathan Swift ve şair Alexander Pope. İki konuşan kafanın ortak gevezelik alanı kadınlardır: ‘Kadınların arzuları yoktur, sadece nazlanırlar.’ ‘Kadınlar çocukların büyümüş halidir.’ ‘Kadın dediğin süslerle donanmış aptal bir hayvandır.’ Orlando bu çevre kirliliğine duyarsız kalamaz: ‘Siz şairler, her biriniz içinizdeki kadınsılığın verdiği ilhamla konuştunuz.’ Film Woolf’u sıkça dumura uğratan kendi zamanının entelektüel lafazanlarına da bir gönderme yapar.

Çulsuz olmak riski taşıyan Orlando, onun evde kalmış ve acı çeken bir kız kurusu olarak ortalıkta kaldığını düşünen Harry’den evlilik teklifi alır. Böylece kadınlığı pazarlık konusu edilir. Orlando kendini dışarı atar, bahçede koşturmaya başlar. Ancak o yeşil labirentte kaybolmak yerine kendini yeniden bulur. Metafor nettir: Her karmaşanın ardından sakinlik gelir.

   

1850 (CİNSİYET): Orlando baskıcı ve kuşkuyla bakılan Victoria döneminde rüyalarının erkeği Shelmerdine ile tanışır. Takip eden sahnede tren sesi duyulur, tren içinde bulunulan çağı simgeler, metonomi vardır: Tren görünmese bile trenin varlığını sesinden anlarız. Orlando’ya yolculuk üzerine sarf ettiği sözlerine bakılırsa Shelmerdine için bir kadın serüvenci ve sorgulayıcı olamaz. Anlaşılan o ki Victoria döneminin kadını, yakışıklı romantik erkek tarafından korunan ve kollanan, akıl verilmeye çalışılan melodram kadınıdır.

Orlando’nun Shelmerdine’in ayağını yıkaması bağlılık, fantezi ve aşkı temsil eder. Ama Orlando evlenmek ve her şeyini yitirmek ikilemi arasında kalır. Victoria yasalarına göre bir oğula sahip olmadıkça mülk sahipliğini sürdürmesine olanak yoktur.  Orlando sallantıdaki aşk ve güç sağlayan miras yerine kendini tercih eder. Shelmerdine için gitmek geleceğe yol almak, kalmak ise geçmişte yaşamayı sürdürmektir,  özgürlüğü için savaşmayı seçer ve gider.

 

1900’LER: Orlando savaş ortamında hamile kalır.

 

1992 (DOĞUM): Orlando sıradan, orta sınıf ama bağımsız bir kadın olarak kızıyla birlikte yaşar. Yazdığı romanı yayınevine sunar. Romanında çocuk erkektir ve bu vasiyetin devamı için gereken koşuldur. Yazdığı metin üzerinde değişiklikler istenmesi, Orlando konusunda Potter’ın çektiği zorluklara dönük bir gönderme olarak da okunmalı.

 

Orlando yıllar önce yaşadığı malikâneyi ziyaret eder. Malikânenin kapalı olması ve bahçesinin örtülerle koruma altına alınmış olması geçmişin müzelik olarak görüldüğünü ve artık ancak sergi amaçlı kullanılabileceğini söyler gibidir.  

 

Küçük kızın kamerayla çekim yapması çağımızın görsel kültürüne dönük bir göndermedir. Ve Jarman sinemasına özgü bir motif olan şarkı söyleyen androjen melek Jarman’a selam yollar.

Final sahnesinde duyulan şarkı adeta Orlando’nun özgürlüğünün tutkulu bir çığlığıdır. Orlando’nun kendi kaderini kendi çizmesi, kendine yetebilmesinin yarattığı coşku bu şarkıyla hissedilir. Asırları aşan yolculuğu nedeniyle yorgun düşse de kendisinin ve çocuğunun geleceği için umut besler. Gökyüzüne çevrilen bakış, yaşanılan anın verdiği esriklik, kendinden geçme duygusuna işaret eder. Orlando aynı ağacın altında ağlar, mutluluk gözyaşları döker!

 

Filmin öyküsü kadar ilginç olan yapım öyküsü ile ilgili notlarımı da paylaşmak isterim:

 Film Woolf’un zamanaşırı tarihsel fantezisinin serbest bir okumasıdır. Roman 1928’de, film 1992’de noktalansa da fantezi sona ermez. Bu gerekçe ile Woolf klasik dönemde yaşayan bir Sappho olarak okunursa, günümüzde de Potter için modern bir Sappho tanımlaması yapmak mümkün olur. Hayatı yeniden ve başka bir bedende yaşamanın bu zaman aşımı öyküsünü en iyi karakterize eden tercihlerden biri de anlatıda geçen ve uyanışa / ergenliğe vurgu yapan Meşe Ağacı şiiri Sackville-West’in kitabından alınmıştır.                                                                                                    

 

Orlando, tasarımıyla Potter’ı Greenaway ve Jarman dünyasına yakınlaştırır. Potter, Greenaway’ın yapım tasarımcıları ile çalışır: Ben Van Ons ve Jan RoelfsTilda Swinton bir Jarman oyuncusu olarak tanınır. Potter, Tilda’yı Wollen’ın Friendship’s Death filminde izledim ve seçtim, der. Kostüm tasarımcısı Sandy Powell da Jarman ve Greenaway kadrosundan seçilir. İlginç bir paralellik: Tilda Swinton İskoçyalı ünlü bir aileden geliyor ve 38 kuşağın tarih olduğu 800 yıllık bir malikanede yaşıyor. Orlando karakteri için Swinton’dan daha iyi bir seçenek bulma çabasının önünde doğal bir engel.

 

Orlando stilistik bir kolaj olarak okunabilir: Hiciv, fantezi, anı, biyografi, serüven. Filmde sanatsal dönemler arasında yolculuk yapılır: Rönesans, barok, rokoko, romantizm, modernizm. Ağırlıklı olarak avantgarde-modernist bir söylemle yol alan film, giderek klasik bir anlatıya doğru evrilir. 7 ana sekans bloğu (aşk, şiir, seks, doğum, politika, toplum, ölüm) ve 6 reenkarnasyonel insert olmak üzere toplam on üç parçalı yapının her biri bir müzik parçası ile temsil edilir.

 

Erkek veya kadın olmak, toplumsal cinsiyetin görünür ve görünmez yaptırım tehditleri karşısında güçlüklerle, sınırlamalarla ve tehlikelerle yaşamayı öğrenmek demektir. Özgür olabilmemiz için toplumsal cinsiyet kural ve yaptırımları tarafından kuşatılmışlığımızı ve psiko-fiziksel cinsiyetimize dair kurgusal pozisyonumuzu aşarak cinsiyetsiz bir öz-kimlik edinmeliyiz. Toplumsal cinsiyetin baskıcı kültürel söylemini etkisiz kılabilmek için bireyin gizil ve cinsiyetsiz insani özüne ulaşması gerekir.

----------------------------------------------------------

* Bu film değerlendirmesi, Atılım Üniversitesi KASAUM’un paydaşlarından biri olduğu “BM Kadın ve Kız Çocuklarına Yönelik Şiddete Son Vermek İçin Dünyayı Turuncuya Boya!” kampanyası kapsamında hazırlanmıştır. Yayımlanmadan önce Öğr. Gör. Damla Songur tarafından gözden geçirilmiştir.

**Tutku Mavi Erkılıç, Hukuk Fakültesi 2. sınıf öğrencisi, tutkumavierkilic@gmail.com